Hafıza nasıl çalışır? Neyi, ne şekilde hatırlarız? Hafıza bir bütün müdür, yoksa parçalardan mı meydana gelir? İlk gençlik günlerimizde hoşlandığımız bir kişiye duygularımızı ilk kez ifade ettiğimiz anın dakikalar öncesinde neler yaptığımızı hatırlıyor muyuz; ya da ailemizle girdiğimiz ilk ateşli tartışmanın hemen sonrasında tam olarak neler geçmişti aklımızdan? Böylesi sıradan, herkesin başından geçtiği neredeyse kesin anıların bile öncesi ve sonrası aklımızda bulanıksa, askerlik yaptığı esnada kişilerin bilerek ya da bilmeyerek ölümlerine neden olmuş birinin hafızasının nasıl çalıştığını, travmalardan kökenini alan anı parçalarının günlük hayatına nasıl etki ettiğini kestirmeyi deneyelim. Daha da ötesinde sinemada böylesi paramparça bir zihnin görsel ya da işitsel karşılığını bulabilmek mümkün mü? Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan ve En İyi Senaryo ödülüne uzanırken Joaquin Phoenix’e de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü getiren Lynne Ramsay’in yeni filmi You Were Never Really Here (Hiçbir Zaman Burada Değildin) bu soruların olası cevaplarını arıyor.

You Were Never Really Here, herhangi bir mecradan konusuna bakılıp, hakkında en az fikir sahibi olunabilecek filmlerden biri. Joaquin Phoenix’in canlandırdığı eski asker Joe, şiddete bulaşmaktan çekinmeyip kızları bulan -kendi deyimiyle- bir kiralık katil. Aldığı işlerin biri sebebiyle kendini bir tür politik komplonun içinde buluyor. Bu özet, filmdeki olay örgüsünü doğru bir şekilde açıklasa da yönetmen Ramsay, bu akışla sadece Joe’nun paramparça olmuş zihnine, bilincine temas edebilmek adına ilgileniyor. Aslında Ramsay’in elindeki tam bir film noir materyali ama yönetmen, Murder, My Sweet’te (1944) janr ustası Edward Dmytryk’in yaptığına benzer, flashbacklerle bezeli bir anlatı sunmak yerine ana karakterin yaşadığı travmalarla tuzla buz olmuş bilincinin karşılığını aramaya soyunup çok cesur bir girişimde bulunuyor.

Lynne Ramsay, böyle bir konuya sahip bir filmden beklenecek görsel materyalleri önce makasla parçalara ayırıyor, sonra arasından seçtikleriyle yepyeni bir anlatı çatısı kuruyor.You Were Never Really Here’da. Bunu yaparken de soruyor: “Gerçekten her şeyi görmek zorunda mıyız?”[1]. Böylesi bir girişimin cesareti, sadece kurgusunun travmalarla paramparça olmuş zihnin görsel karşılığını arayan -ve bulan- yenilikçiliğiyle sınırlı değil. Bu yönetmenlik adına da bir tür vazgeçiş. Yönetmen kendi eseri üzerindeki tanrı pozisyonundan geriye bir adım atarak seyirciye alan açıp filmi birlikte tamamlamayı hayal ediyor. “Seyirciye alan açmak” kimi filmleri tanımlamak adına sıklıkla başvurulan bir söz grubu. Velhasıl, You Were Never Really Here’a kadar seyirciye açılan alan sinematik anlatılar, büyük ölçüde izleyenin filmde olan bitenle ilgili düşünmesini teşvik eden fikri bir düzlemdeydi. Ramsay’in yaptığı ise öykü anlatımını ekonomik düzeyde tutup filmin neredeyse tamamını ana karakteri Joe’nun zihni biçiminde tasarlayarak seyirciyi de bu alana davet etmek. Bu tercihin emarelerini filmin açılış sekansından itibaren görüyoruz. Uçuşan toz zerrelerine bir çocuğun ve yetişkin bir erkeğin üst üste binen sesleri eşlik ediyor; ötesi yok. Kendini suç sarmalı içerisinde bulan bir katili odağına alan You Were Never Really Here, bu karakteri seyirciye tanıtmak konusunda hiç aceleci değil. Hatta annesiyle filmin şimdiki zamanında geçen ilişkisini kenara bırakırsak, ki aslında bu ilişki de devamında Joe’nun travmatik bilinciyle kesişecek, konvansiyonel bir karakterizasyonu tamamen reddettiği söylenebilir. Karakteri “tanıtma” işini atipik bir şekilde montajlanmış flashbacklere bırakıyor Ramsay. Kısa ve sert kesmelerle ekrana gelen bu geri dönüşler, bu hâlleriyle filmin şimdiki zamanını parçalayıp tüm filmi Joe’nun zihnine eşitliyor neredeyse. Ortada geri dönülecek bir doğrusal zaman kalmayınca da flashback kavramı kelime anlamını yitirip, yeni bir işlev kazanıyor. Zihnin, bilincin doğrusal bir zaman akışından uzak yapısına benzer şekilde You Were Never Really Here’ın sunduğu ve seyircinin izlediği şey Joe’nun yıkık dökük bilinci oluyor.

Joe’nun bilincinin mevcut durumunu kurgu marifetiyle görselleştirmeyi başaran Lynne Ramsay, seyirciyi bu mayınlı bölgeye çekerken işitme duyusunu da hakkıyla kullanıyor. Jonny Greenaway imzalı müzikler, seyircinin gördüğü parçalanmış yapıyı tamamlıyor. Özellikle Joe şehre karıştığında ses bandını işgal eden yoğun, yüksek volümlü elektronik müzik, karakterin zihninin devinim hâlindeki kalabalık içinde nasıl karmaşık bir hâl aldığının dışavurumu olarak işlev görüyor bir bakıma. Buna filmin devamında da sıklıkla duyulan fısıltı şeklindeki sayıklamaları eklersek Lynne Ramsay’in asıl yapmak istediğinin tipik bir hikâye anlatıcılığından ziyade karmakarışık bir bilincin çarpık yapısının sinemadaki muhtemel karşılığını aramak olduğu daha da aşikâr hâle geliyor. Bu yaklaşımın en net örneklerinden birini filmin henüz başında, Joe aldığı işi hallettikten sonra taksiye bindiği sahnede görebiliyoruz. Bu sahnede, Joe’nun içinde bulunduğu taksi şehrin karanlık sokaklarında yol alırken yukarıda bahsettiğim türden bir müzik ses bandına hâkim oluyor. O esnada taksi şoförü bir şarkı mırıldanmaya başlıyor ve ikisi birbirine karışıyor. Zihninin yansıması olan elektronik müzik Joe’nun bilincine hâkim olurken kulakları taksiciyi dinlemeye devam ediyor.

Lynne Ramsay, kariyerinin başından beri yaptığı hikâye odaklı olmayan, ruh hâllerini önemseyen sinemasını You Were Never Really Here’da bir ya da birkaç adım öteye taşıyıp filmini, karakterinin zihninin seviyesiyle bir tutuyor. Bu, yönetmenin filmdeki her ögeyi kontrol edebilen konumundan vazgeçtiği bir seviye. Bu yaklaşım, sinemadaki karakter odaklı anlatıların, hatta sinemanın, son yıllarda gördüğü en özgün yönetmenliklerden biri kesinlikle. Zira sinemada karakterin bilincine böylesine doğrudan, araya hiçbir mesafe koymadan yaklaşabilen biçim tercihlerinin benzerine rastlamak oldukça zor.

 

Notlar:

[1] http://variety.com/2018/film/podcasts/playback-podcast-lynne-ramsay-you-were-never-really-here-1202747023/

Paylaş!