Mülteci sorunu, günümüzde dünya gündemini en çok meşgul eden konuların başında geliyor. Avrupa Birliği’nin 2017’de açıkladığı sayılara göre dünya üzerinde 65 milyon insan, çeşitli olumsuz sebepler dolayısıyla evlerini, ülkelerini terk edip hayatlarına mülteci olarak devam ediyor. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar da bu duruma seyirci kalmayıp mültecilere muhtelif yardımlarda buluyorlar. AB, Suriye İç Savaşı’ndan kaçan mültecilere toplam 10 milyon avroluk bir yardımda bulunurken, Temmuz 2015’ten bu yana ülkesinden uzaklaşmak zorunda kalan yaklaşık 16.400 kişi AB üyesi ülkelere yerleştirildi.[1] Avrupa’nın güncel durumuna filmlerinde sıklıkla yer veren Finlandiyalı usta yönetmen Aki Kaurismäki de 2011’de Le Havre’la (Umut Limanı) başladığı “Tersane Üçlemesi”nin ikinci halkası olan, Berlin’den En İyi Yönetmen ödüllü Toivon tuolla puolen’de (Umudun Öteki Yüzü) ülkesinde geçen bir mülteci hikâyesi anlatıyor.

Kaurismäki, Helsinki limanının görüntülerine yer verdiği açılış sekansında filmin derdini, kendine has soğuk mizahı aracılıyla ifade ediyor bir bakıma. Limana yaklaşan gemilerden biri kömür taşıyor ve kömür yığının içinden filmin iki ana karakterinden biri olan Suriyeli mülteci Khaled çıkıyor. Gemiden çıkıp şehre karıştığı esnada yüzünün kömür dolayısıyla simsiyah boyanmış olduğunu görüyoruz. Helsinki sokaklarına çıktığı andan itibaren yabancı olmanın, Orta Doğulu olmanın “leke”sini yüzünde taşıyor Khaled. Ardından gelen sahnede filmin ikinci ana karakteriyle tanışıyoruz. Kaurismäki’nin kadrolu oyuncularından Sakari Kuosmanen’in canlandırdığı orta yaşlı bir erkek olan Wikström, evinden ve eşinden ayrılarak hayalini kurduğu restoranı açabilmek umuduyla yeni bir hayata yelken açıyor.

Çok farklı noktalardan da olsa yeni bir hayata başlamak isteyen bu iki adamın yolu, filmin henüz başında kesişiyor. Filmin asıl izleğini iki ana karakterin karşıtlıkları, paralellikleri ve sonunda birbirlerinin hayatlarına girişleri üzerine kuran Kaurismäki, bu ilk karşılaşmayla filmin hem klişe bir kesişen hayatlar anlatısına dönüşmesinin önüne geçiyor, hem de mülteciler ve yerel halkın ilişkilerine odaklanacağı öyküsüne sağlam bir temel oluşturuyor. Bu ilk karşılaşma anında, Khaled yayan şekilde sokakta yürümekte ve yüzü hâlâ kömür karasıyken, Wikström güvenli arabasının içinden karşılaştığı bu “pis” yabancıya üstten bir bakış atıyor. Birkaç saniyede çok şey anlatan güçlü bir Kaurismäki anı…

Devamında Wikström, yeni hayatını üzerine inşa etmeyi düşündüğü restorana finansman sağlamak için çeşitli görüşmeler yaparken, Khaled karakola gidip Finlandiya devletinden sığınma talep ediyor. İlk kez kamera karşısına geçen Suriye asıllı İsveçli oyuncu Sherwan Haji’nin durgun ama vurucu bir performansla hayat verdiği Khaled’in yaptığı başvurunun ardından yönlendirildiği mülteci kampının yetkililerine hikâyesini anlattığı sahne, Orta Doğu’da yaşananların kısa ve sert bir özetine dönüşürken, yabancı Khaled’le yerli Wikström’ün hayat çizgilerindeki makasın açılışını da işaret ediyor. Khaled’in anlattıklarından Suriye’den birlikte kaçtıkları kız kardeşini Macaristan sınırından geçerken kaybettiğini öğreniyoruz. Khaled artık sadece ülkesindeki savaştan kaçtığı yabancı topraklarda yeni bir hayat kurmak isteyen bir mülteci değil, aynı zamanda ailesinin hayatta kalan tek üyesini tüm Avrupa’da arayan bir ağabey. Khaled’in ülkesinden kaçarken aldığı riskin hiç de olumlu sonuçlar doğurmamasına tezat olarak, Wikström restoranı için gerekli parayı bir kumar masasında kazanıyor ve yeni hayatını kurma yolunda gerekli adımları atıyor.

Wikström’ün yeni atıldığı restorancılık kariyerinde işler hiç de fena gitmezken, Khaled’ın sığınma talebi Halep’te şartların “o kadar da” kötü olmadığı gerekçesiyle reddediliyor resmî merciler tarafından. Ertesi sabah sınır dışı edilmek üzere kaldığı mülteci kampına gönderilen Khaled’in bu esnada televizyonda izlediği acılarla dolu savaş görüntüleri, Batılı ülkelerin Orta Doğu’da yaşananlara dair samimiyetsiz yaklaşımıyla yüzleşme imkânı sunuyor. Gazete ve televizyon haberlerinde, resmî kurumların hazırladığı raporlarda sayılardan, üstünkörü kurulmuş tipik cümlelerden dahası olmayan mülteciler, Khaled’in yaşadıklarıyla sinema perdesinden taşıp ete kemiğe bürünüyor.

Kaurismäki’nin kariyerinin başından itibaren abartılı ifadeler ya da uzun diyaloglardan kaçınarak inşa ettiği sinematik dünyası, Toivon tuolla puolen’de de yerli yerinde. Doğası gereği acılarla örülmüş bir olgu olan mülteciliğe dair bir filmin, duyguları gereğinden fazla harekete geçirip bir tür sömürüye dönüşmemesi, diğer yandan da ülkelerinden uzaklaşmak zorunda bırakılmış milyonların insaniyetlerinin didaktikleşen bir içerikte erimiyor oluşu, Kaurismäki’nın son filminin en güçlü noktası. Yönetmenin, etkileyiciliğini tam zamanında kurulmuş kısa cümlelerden, anlık temaslardan alan mesafeli ama insani üslubu, son yıllarda beyaz perdede -anlaşılır bir şekilde- sıklıkla gördüğümüz mülteci sorunuyla ilgilenen yapımlar arasında özel bir noktaya konumluyor Toivon tuolla puolen’i. Filmin olay akışının en kilit noktası da bu duruma başarıyla hizmet ediyor. Khaled sınır dışı edilmenin hemen öncesinde mülteci kampından kaçıp sokaklarda hayatta kalmaya çalışırken, ırkçı bir grubun saldırısına uğramasının ardından yaralı bir hâlde, Wikström’ün restoranının çöplüğüne sığınıyor. Wikström çöp atmak için oraya geldiğinde Khaled’e orada ne işi olduğunu soruyor. Khaled’in “Burada yaşıyorum, burası benim yatak odam” şeklindeki cevabına Wikström “Hayır, burası benim çöplüğüm” diye karşılık veriyor. Günümüz dünyasının, alabildiğine sade ve kusursuz bir özeti. Belki de ancak Kaurismäki’den bekleyeceğimiz türden bir özet.

 

Notlar:

[1] https://www.avrupa.info.tr/tr/eeas-news/2017-dunya-multeciler-gunu-ortak-aciklamasi-1053

Paylaş!