Three Generations (Üç Nesil), adından da belli olacağı gibi özellikle üstünde durduğu jenerasyon farkını üç ana karakter üzerinden şekillendirerek erişkinlik olgusunu seyirciye aktarmayı amaç edinmiş bir yapım. Gaby Dellal’ın yönetmenliğini üstlendiği ve senaryosunu Nikole Becwith’le birlikte kaleme aldığı film, Elle Fanning’in oyunculuğunu konuşturarak hayat verdiği Ray karakterinin ailesini anlatışıyla başlıyor.

Annesi, anneannesi ve anneannesinin sevgilisiyle aynı evde büyüdüğünü öğrendiğimiz Ray, halihazırda hormon tedavisi görmekte olan 16 yaşında bir genç. Cinsiyet değiştirme ameliyatı olmak isteyen Ray’in ameliyat öncesinde testosteron hormonuna da başlaması gerekiyor. Yaşı gereği bu karar ebeveynlerinin onayıyla gerçekleşmek durumunda. Bu resmi belgeye imza atacak anne Maggie (Naomi Watts), bir taraftan Ray’in kendi kişiliğini ve sahip olmak istediği bedeni oluşturabilmesi için bunun gerekliliğinin farkında olsa da, kafasındaki endişeler her birinin hayatında zorlu bir yolculuğa da zemin hazırlıyor. Bu noktadan sonra hikâyenin çizdiği yol, filmin kurulumundan bağımsız hareket ederek bu üç jenerasyon fikrine zarar vermeye başlıyor esasen. Filmin başında Ray’den dinlediğimiz bu dört kişilik ailenin yapısı ve Ray’in cinsel kimliği ilerleyen dakikalarda yerini Ray’in bize anlattıklarının dışında gelişen bir aile trajedisine bırakıyor. Bu nedenle de Ray’in kimliği üzerinden ilerleyen senaryo ilerlediği yoldan saparak klişe bir aile dramasına evriliyor. Yönetmenin bu seçiminin, filmde Ray’in yetişkinliğe geçiş evresinde, tüm kişiliğini çocukluğundan beri ait hissetmediği bir bedenden kurtularak yeniden yeni ve mutlu bir hayata adım atacak olmasını gölgede bıraktığını da söylemek mümkün. Çünkü filmin oluşturduğu hikâye kurgusu ısrarla Ray’in bu yeni kuracak olduğu hayat için dile getirdiği beklentilerle çelişir nitelikte. Kendi karakterine kulak vermeyen bir yönetmenliğin hüküm sürdüğü bu ikinci yarı, Maggie ve geçmişiyle ilgilenip, Ray’in hislerini, isteklerini daha da önemlisi varlığını git gide gölgelerken, tüm bunların yanında bu üç jenerasyondan biri olan anneanne Dolly’yi (Susan Sarandon) tamamen etkisiz bir konumda bırakıyor. Buna karşın filmin başında dahi eksik bırakılmış yönlerini gördüğümüz anneanne karakteri, sonraları sadece yönetmenin hatırladığı anlarda karşımıza çıkan bir figürandan öteye de gidemiyor. Dolly, gençliğinde toplumun kendini baskılaması sonucu lezbiyen olduğunun farkında olmasına rağmen bir evlilik yaparak kızı Maggie’yi doğurduktan sonra ayrılmış ve sonrasında kendi benliğinin ve varlığının farkına varmış bir hâlde yaşamına devam ederek, benlik gelişimini tamamlamış bir karakter. Jenerasyon farkının devreye girebilmesi için torunun cinsiyet değiştirmesine oldukça mesafeli yaklaşan bir anneanne olarak film boyunca varlığını sürdüren Dolly, “Evliyken de kadınlardan hoşlandığımı biliyordum.” demesine rağmen kadın bedeninin ona ait olmadığının farkında olan torunu anlamak için elle tutulur bir çaba göstermiyor mesela. Trans bireyleri anlamak adına hiçbir gayreti olmayan Dolly, kendi kimliğiyle ilgili ipuçlarını da çelişkili bir hâle sokuyor seyirciler için. Üç jenerasyon arasındaki dil ve düşünce farkına odaklanacaksak, bunu suni bir şekilde yaratılmış bir fikir ayrılığının ötesinde, arka plandaki düşüncelerin tüm açıklığıyla dile getirildiği bir senaryoyla ortaya konulması seyirciler için haklı bir beklenti olacak kuşkusuz.

Maggie’de ise bu durum başlarda iki jenarasyon arasında arada kalmış birinin çelişkileri gibi gözükürken, senaryonun birden karar değiştirmesiyle farklı sulara giriyor. Kendi geçmişiyle hesaplaşmayı odağına alan karakter çizgisi, yukarıda da bahsettiğim şekilde hem Dolly’nin varlığını önemsizleştiriyor hem de Ray’in sesini bastırıyor. Ray’in babasıyla ilgili sorunlarının peşinden giderken aslında kendi içindeki hesaplaşmaları açığa vuran Maggie, bu yolculukta Ray’i yalnız bırakarak onun geçmişi ve geleceğine de ihanet ediyor aslında. Kendi sesini yaratabilmek ve kendini yeniden var edebilmek için çabalayan Ray’e yapılabilecek en büyük kötülük ise Maggie’nin geçmişiyle hsaplaşmasında, onun verdiği kararların sorumluluğunu Ray’e yıkmak oluyor böylelikle. Bu durum Ray’in hikâyesi bağlamında üstesinden gelmesi gereken bir başka engel gibi görünüyor olsa da yönetmenlik açısından Ray’in görüş alanını engelleyip, tüm söz haklarını Maggie’ye ve onun eski sevgilisine devreden bir yapıda duruyor. Yönetmenliğin bilinçli bir şekilde Maggie’nin Ray’den rol çalmasına izin verdiği bu bölümler, filmin büyüme ve olgunlaşma hikâyesini baz alan yapısını da zedeliyor hâliyle. Neyse ki Ray’in kendi hayatının belgeselini çektiği kısa kısa klipler var. Onun dünyasını ve bu üç jenerasyon arasındaki çıkmazları en net ve en yalın hâliyle görebildiğimiz anlar Ray’in kendi kamerasıyla bizlere ulaşıyor.

Gaby Dellal, Three Generations’ın dilini, dengeli bir biçimde aksettirilmeyen karakter gelişimleri ve filmin bağlamını zedeleyen dağınık kurgusuyla oldukça zayıflatıyor maalesef. Elle Fanning’in Ray’in tüm kimliğini ele geçirdiği güçlü oyunculuğunun yanımıza kâr kaldığı film, seyircileri de üç jenerasyon arasındaki çatışmaları gerçek anlamda görünür kılmayan bir yönetmenlikle baş başa bırakmış oluyor.

Paylaş!