2016 yılının en değerli filmlerinden biri olan Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında) sayesinde bir trajedinin atlatılamaması üzerine bugüne kadar yapılmış en iyi filmlerden birini izlemiştik. Yaptığı bir hata sonucu iki kızının da yanarak ölmesine sebep olan Lee’nin hiçbir şekilde toparlanamayışı ve geçmeyen acısı hâlâ pek çoğumuzun hafızalarında tazeliğini koruyor. Şu sıra gösterimde olan Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’de (Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri, 2017) de benzer ağırlıkta bir acı yaşayan Mildred (Frances McDormand) ile tanışıyoruz.

Kızının tecavüze uğrayıp öldürülmesi ile tüm hayatı yerle bir olan Mildred’ın bu duruma adli makamların yeterince ilgi göstermediğini düşünmesi üzerine kasaba çıkışındaki üç billboarda ilanlar yapıştırması filmin de hikâyesinin başlangıcını oluşturuyor. İlanlarda kızının cinayeti ile ilgili hiçbir şey yapmadığını düşündüğü polis şefi William Willoughby’yi (Woody Harrelson) suçlayan Mildred, zamanla ulusal kanalda da haber olunca yaşadığı kasaba hızla karışmaya başlıyor.

Her an her yere yönelebilecek bir öfke ile hareket eden Mildred bir noktada bu trajediden neredeyse herkesi sorumlu tutuyor ve acısını dışa vurmadan yaşamamaya ant içiyor. Mildred’ın öfkesine eşlik eden mizah ise izleyicileri ikiye bölecek kadar acımasız sularda seyrediyor. Bu noktada filme getirilebilecek eleştirilerden biri Mildred’ın hikâyesine, daha doğrusu trajedisine biraz mesafeli bakması, hatta ciddiye almaması olabilir. Ama durum pek öyle değil zira yönetmen Martin McDonagh filme yedirdiği mizah ile bir anlamda şu soruyu da soruyor: Böyle bir trajedi karşısında insan nasıl tepki verebilir ki? Yazının başında bahsettiğimiz Manchester by the Sea’de Lee, benzer bir duruma tamamen hayattan vazgeçerek, bir nevi olduğu yerde tepkisizleşerek cevap veriyordu, Mildred ise onun tersine hep hareket halinde, hep öfkeli. Bu, sağlamasını yapıp “aslında şöyle tepki vermeliydi” denilebilecek bir şey olmadığı için iki reaksiyonu da doğal karşılamaktan başka çaremiz yok.

İşin mizah kısmında aslında gülünç olandan ziyade neredeyse sinikliğe varan bir damar var. Muhteviyatında ölüm, tecavüz, intihar olan bir filmde mizahın kullanımı oldukça ikircikli bir durum ama McDonagh bu riski bir avantaja dönüştürmeyi başarıyor. Mildred’ın acısı bir bumerang etkisiyle kasabadaki diğer insanların hayatlarını da yeniden şekillendiriyor. Mildred’ın en baştan beri hedef gösterdiği polis şefi Willoughby –hastalığının da etkisiyle– intihar ediyor, yardımcısı Dixon (Sam Rockwell) aynı sürecin sonunda işinden oluyor ve daha da tuhafı, sonunda Mildred kızının katilinin kim olduğunu öğrenemiyor. Ama yine de, filmin bu “bir yere varmama” durumu baştan beri takip ettiğimiz sinik mizaha tutarlı bir son perde oluyor. Ciddi meseleler ele alınırken mizahın sığınılacak bir damar olması epey tepki çekebilse de, kanımca üzerinde dolaştığı ince ipte McDonagh temiz bir iş çıkarıyor.

Three Billboards… dramatik yapısı tamamen tepki üzerine kurulu olan bir film. Mildred’ın kızının öldürülmesine verdiği tepki, onun tepkisine polis teşkilatından verilen tepkiler ve tüm bunların kıyısında aslında olaydan da alakasız Red Welby (Caleb Landry Jones) gibi karakterlerin aldığı şiddetli tepkiler… Bu tepki bumerangı filmin sonuna doğru alev alsa da (mecaz yapmıyorum) karakterler en sonunda herhangi bir çözüme ulaşmıyor ve sadece tepkilerini vererek bir nevi rahatlamış oluyorlar. Hatta o kadar ki, filmin sonunda Mildred ve Dixon tüm öfkelerini bir başka tecavüz suçlusuna yöneltmek için yola koyuluyorlar.

Karakterler demişken, McDonagh hiç kimseyi iyi ya da kötü gibi göstermek için bir çaba sarf etmiyor (ki bu durum özellikle Dixon’ın ırkçı bir karakter olması nedeniyle tepki de aldı). Karakterleri tüm kusurlarıyla ortaya koymayı da amaç edinmiş gibi görünen McDonagh, Mildred’ı bile bir noktada kendi acısıyla kör olmuşken başkalarının acılarına bakamayacak duruma gelmiş bir anne olarak önümüze koyuyor. Ne polis şefi Willoughby’nin ne kendi oğlunun acılarının, çıkışsızlıklarının farkında olmayan Mildred, hayatın sadece kendisine değil çevresindeki insanlara da pek adaletli davranmadığını fark edemiyor.

Three Billboards… ana hatlarına bakıldığında her ne kadar Amerikan taşrasında geçse de bir Amerikan filmi değil. Mildred’da gördüğümüz ve biraz zorlasak “İrlandalı öfkesi” diyebileceğimiz reaksiyon yönetmenin memleketiyle alakalı elbette. Benzer şekilde Amerikan kırsalında geçen ve Frances McDormand nedeniyle karşılaştırıldığı Fargo ne kadar sakin, ne kadar “beyaz” ise Three Billboards… bir o kadar hararetli, “yeşil” bir film. Kanımca bu iki filmin zoraki karşılaştırmasındaki tek benzerlik ise başroldeki yüce Frances McDormand’ın parmak ısırtan performansı.

Atlatılması imkânsız bir süreci yaşadığı kasabayı ayağa kaldırarak, lafını hiç sakınmayarak ve gerekirse fiziksel tepkilerle gösteren Mildred en sonunda bir sonuca ulaşamıyor belki ama en azından durumu kabullenmiyor ve suskunluğun ağır yükünü haykırarak üstünden atıyor. Evet, öfkeyle kalkıyor ama kesinlikle zararla oturmuyor. Three Billboards… işte bu öfkenin, bu tepkinin sürekliliği ve enerjisiyle başkalarının acılarına mesafeli olanlara, yani biz izleyicilere de “yerinde öyle rahat duramayacaksın” hissini damardan yaşatmayı başarıyor.

Paylaş!