Soğuk Savaş, adı üzerinde, tarafların sıcak temasa girmediği, aynı fiziki ortamda bulunmadığı bir süreçti. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 90’larınbaşına kadar süren bu zaman diliminde savaşın tarafları, kendi halklarını düşman konumundaki ülkelere karşı doldurmak adına iletişim araçlarını kullanmaktan geri durmadılar. Bu propaganda çalışmalarının sonucu olarak, karşı taraf hakkında fikir sahibi olmayan ama onlara karşı paranoyaklığa meyilli bir düşmanlık besleyen halk kitleleri ortaya çıktı. Guillermo del Toro’nun Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’a ulaştıktan sonra bir ödül canavarına dönüşüp, son olarak 13 dalda Oscar’a aday gösterilen yeni filmi The Shape of Water (Suyun Sesi, 2017), iletişimsizliğin ve gerçek anlamda nedenselleşemeyen bir düşmanlığın hüküm sürdüğü bu Soğuk Savaş döneminde geçiyor.

Ana karakterimiz Elisa, askeri bir laboratuvarda temizlik işçisi olarak çalışan konuşma engelli bir kadın. Filminin temelini diğerleriyle, kendi gibi olmayanlarlailetişimkuramama sorunsalı üzerine kuran del Toro’nun ana karakter konusundaki bu tercihi ziyadesiyle inceliksiz görünse de ödül sezonuna oynayan bir yapım için pekâlâ işlevsel.Filmin, Elisa’nın mahkûm olduğu zorunlu yalnızlığa seyirciyi ortak eden – en azından bunu hedefleyen – ilk bloğuyla birlikte ana karakterimizin iletişim kurabildiği sınırlı sayıdaki insanla tanışmaya başlıyoruz. Birlikte Hollywood klasikleri izlediği, böylece tek düze hayatına renk getiren komşusu Giles, eşcinsel bir erkek. Çalıştığı laboratuvarda Elisa’yı koruyup kollayan Zelda ise siyahi bir kadın. Bu tipler (maalesef filmde birer tip seviyesinde temsil ediliyorlar) 60’lar Amerikası’nda geçen The Shape of Water’dakonuşma engelli ana karakterin ardından filme eklemlenince, ortaya dönemin sosyal anlamda ötekileştirilen kesimlerini temsil eden karakterlerin oluşturduğu bir “dışlananlar galerisi” çıkıyor.

Bu grubun fantastik ve filmin anlatısına yön veren karakteri ise amfibik bir canlı. Elisa’nın çalıştığı tesise getirilen bu bir diğer “öteki”, filmin türler arasında gidip gelen olay örgüsünün de başlangıç noktası. İletişim problemine takılmadan, hislerin rehberliğinde su yaratığı ve Elisa arasında başlayan etkileşim filmi naif bir aşk hikâyesine doğru çekerken, bu gizemli canlının Soğuk Savaş’ın taraflarınca silah olarak kullanılabilme ihtimalinden doğan olaylar zinciri, anlatıya bir casusluk gerilimi damarı ekliyor. Aşk hikâyesinin naifliği de, özellikle Michael Shannon’ın canlandırdığı ajanın yapaylığından kaynaklanan “ucuz” gerilim havası da del Toro’nun yaratmak istediği masal atmosferine kendi içinde katkı yapıyor denebilir. Yönetmen başarılı sanat ve görüntü yönetimiyle daha önce birçok filmine yapabildiği gibi The Shape of Water’da da masalsı atmosferi layığıyla kuruyor. Filme dair olumlu görüşler de bu masalsı atmosfere bağlanıyor çoğunlukla. Yönetmen bu tip dünyalar yaratmakta uzmanlaştığını özellikle başyapıtı El laberinto del fauno’da (Pan’ın Labirenti, 2006) ispatlamıştı. Ama o filmde masalsı atmosferle İspanya’da hüküm süren Franco rejimi arasında kurulan paralellikten doğan anlam zenginliği The Shape of Water’da eksik. Bu hâliyle, bir başka ödül avcısı The Artist’in (2011) sessiz sinema nostaljisinden nemalanmasının benzerini, herkeste pozitif etkiler uyandıracak “Güzel ve Çirkin” gibi masallar üzerinden tekrar ediyor. Kaldı ki masalların iddiasız ama net ve sade söylemlerini izleyiciye geçirme noktasında da ciddi sorunları var filmin.

Meksikalı yönetmen, yarattığı toplum tarafından dışlanmış karakterler üzerinden sevgiyle, aşkla dayanışmayla bir araya gelindiğinde en kötü düşmana dâhi kafa tutalabileceğine dair naif bir cümle kuruyor filmin genelinde. Filmin adı da buradan geliyor zaten. Su nasıl içine koyulduğu kabın şeklini alır; sevgi şekillerden üstündür diyor film. Toplumun tasvip etmediği şekillere sahip karakterlerin aralarında kurduğu aşkla, dostlukla, birliktelikle mücadele ettiği düşmanın kim olduğu sorusuna filmden çıkabilecek cevap, bu mesajla ciddi bir çelişki içinde. Tamamen öteki yaratma üzerine kurulmuş olan Soğuk Savaş sürecinde geçen hikâyenin bu tanımın hakkını verecek şekilde kurgulanmış kötü adamı, dönemin ideolojik propaganda araçlarıyla üretilmiş derinliksiz karakterlerden farksız. Yani del Toro, toplumun geniş kesimi tarafından kendileri gibi olmamalarından dolayı dışlanan, hor görülen ötekilere sevgiyle yaklaştığı filmde, Soğuk Savaş’ın taraflarının 1960’larda sürdürdüğü politikalara sırtını yaslayıp, anlatısının dümenini risksiz sulara kırıyor. Toplumun ötekilerini şefkatle kucaklarken, karşılarında duran ırkçı, seksist, homofobik söylemi olduğu gibi yeniden üretiyor. Bu ötekileştirici bakışı nedenselleştirme ya da etraflıca irdeleme zahmetine girmemeyip, Soğuk Savaş döneminde iletişim aygıtlarının yarattığı boyutsuz, derinliksiz kötüleri, politik doğruculuğuna ulaşmak adına istismar ediyor bir bakıma. Anlatının iyi-kötü çalışması bu şekilde öylesine özensiz kuruluyor ki, del Toro hem elini kolaylaştırdığı için, hem de ödül sezonuna açılan nostalji kapısından geçmesine imkan tanıdığı için bahsettiğim türden yapımlara şükran duyuyor bile olabilir. Filmin olay akışının sonlara doğru yapılan casusluk gerilimi ekleriyle aldığı bu şekil, filmi yapmak istediği politik doğruculuğa yanlış bir yerden yaklaşan, sadece masalsılığa ve nostaljiye oynayan, ulaşmak istediği noktaya giden şifreleri çözmüş, formülasyon bir ödül canavarına dönüştürüyor son kertede. Gerçi del Toro’nun sinemasında en saf olan hep canavarlardır; o hâlde gelsin ödüller.

Paylaş!