2013 yılında vizyona ilk filmi ile Arınma Gecesi serisi ortaya ilginç bir fikir atıyordu. Bu fikre göre Amerika’da iktidarda olan NFFA (New Founding Fathers of America) partisi tarafından, seriye de ismini veren Arınma Gecesinde senede bir kez, 12 saat boyunca her türlü suçu işlemek serbest bırakılıyor, böylece yılın geri kalanında suç seviyesinin düşürülmesi, refah düzeyinin artması ya da kısaca Amerika Birleşik Devletleri’nin daha güzel, daha yaşanılabilir bir ülke olması hedefleniyordu. Seri boyunca birçok kez vurgulandığı üzere bu uygulama istenilen sonuçları istatistikî anlamda verirken, ikinci filmde ilk kez örgütlü bir muhalefetle karşılaşıyordu kaçınılmaz olarak. Zira Arınma Gecesi uygulaması, görünürde bireylerin içindeki şiddet güdülerini köreltip deşarj olmalarını hedeflerken –ya da böyle olduğu ileri sürülerken- pratikte toplumun bu gece için daha iyi silahlanma, daha sağlam savunma sistemleri satın alabilme imkânına sahip olan varsıl kesiminin, hayattaki önceliği hayatını idame ettirmek olan alt sınıf mensuplarını “zevkle” ortadan kaldırdığı ve kendisi için daha iyi bir Amerika yarattığı bir hale dönüşüyordu. Serinin son ve bu yazının asıl konusunu teşkil eden Arınma Gecesi: Seçim Yılı ise mevzu bahis uygulama etrafında dönen tartışmaları konu edinen bir politik gerilim olarak tasarlanan, fakat serinin tamamının muzdarip olduğu sorunları aşamayarak tüm ilginç önermelerine rağmen sığ bir kaçma-kovalama, hayatta kalma mücadelesinden pek fazlasının söyleyemeyen bir film. Belki de daha doğru bir ifadeyle, daha fazlasını söylemeye çalışırken bunu, bir kez daha, eline yüzüne bulaştıran bir film.

Arınma Gecesi: Seçim Yılı, daha önceki Arınma Gecelerinin birinde ailesini kaybetmiş, aday olduğu seçimlerden devlet başkanı seçilmesi halinde bu uygulamayı kaldırmayı vadeden senatör Charlie Roan karakteri etrafında dönen olayları konu alıyor temel olarak. Daha önce de belirttiğim üzere serinin geçtiği yakın gelecekte arınma gecesi ve uygulayıcısı olan iktidara karşı toplumda ciddi bir muhalefet mevcut ve Charlie Roan’ın bu vaadi toplumda ciddi bir karşılık buluyor ve yapılan anketlerde, ABD başkanlık seçimlerinin arifesinde ister istemez Hillary Clinton’ı çağrıştıran bu yeni başkan adayının, mevcut iktidarın hâkimiyetini ziyadesiyle tehdit ettiği görülüyor. Bunun üzerine NFFA partisi, bir sonraki arınma gecesinin yaratacağı kaostan faydalanarak Roan’u bir suikastle ortadan kaldırıp kendi iktidarlarına yönelen bu tehdidi aşmayı planlıyor. Bu plan NFFA’nın arınma gecesini yaratma ve çıkarları doğrultusunda kullanması açıdan gayet makul. Ama tüm bu siyasi konjonktürde akla yatkın olmayan ya da daha yumuşak bir ifadeyle reel dünyadan karşılığını bulmayan bir şeyler var: Senatör Charlie Roan’nın vaatlerinin altını doldurma biçimi ve toplumun bunlara gösterdiği reaksiyonlar.

Serinin tüm filmlerinin yazar ve yönetmeni James DeMonaco’nun, bu konsepti Amerikan toplumundaki gelir adaletsizliğini ve bunun doğurdu sonuçları hicvetmek için yarattığı ve özellikle ilk iki filmde, birçok sinematik yetersizliğe rağmen, bunu bir ölçüde başardığı söylenebilir. Lakin son film Arınma Gecesi: Seçim Yılı’yla serinin politik söyleminde ciddi bir kırılma oluyor, önceki filmlerde ortaya koyduğu tüm savlar ciddi anlamda bir boşluğa düşüyor. Charlie Roan’ın 25 yıldır iktidarda olan NFAA rejimine karşı ortaya attığı en büyük sav, ülkesinin ruhunun artık tehlike de olduğunu ve Amerika’nin eski güzel günlerine dönmesi gerektiği. Bu söylemler de halkta karşılığını televizyonda, Amerika’ya, serinin en zekice buluşlarından biri olan “cinayet turizmi” için genel başka ülke vatandaşlarını izlerken “bizim ülkemiz bu değil” cümlesinin filmin ziyadesiyle yüzeysel çizilmiş yan karakterlerinden birin tarafından dile getirilmesi şeklinde buluyor. Fakat bu noktada bir durup düşünmek gerekli; gerek muhalif başkan adayı Charlie Roan, gerekse onun destekçileri tam olarak hangi Amerika’dan bahsediyor?

Bunu tartışmaya başlamadan hem serinin hem de son filmin, zenginler tarafından arınma gecelerinde katledilen yoksulları, alt sınıf mensuplarını nasıl insanlar olarak resmettiği düşünmekte fayda var. İlk film, kendi sattığı güvenlik sistemlerinden biriyle korunan lüks evlerinde yaşayan üst sınıftan bir ailenin küçük oğlunun arınma gecesinde, yine üst sınıftan beyazların zulmünden kaçan evsiz bir siyahî bireyi katledilmekten kurtarmak için eve almasıyla başlayan gerilimli saatleri anlatıyordu. İkinci filmin hayatta kalmaya çalışan ana karakterlerinden, belki de en büyük mağduriyeti yaşayan ikisi siyahî kadınlardı. Bunun yanında yine ikinci filmin seriye en büyük katkısı olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz silahlı direniş örgütünün lideri ve bu örgüte katılmış, dolayısıyla örgütlenme gerekliği hissetmiş tüm üyelerinin siyahî olduğunu görüyorduk tüm o hengâme içinde. Benzer şekilde, üçüncü filmin mağdurlarından olan, sahip olduğu tek şeyim dediği dükkânının sigortası arınma gecesinin hemen öncesinde iptal edilen, dükkânını kendi imkânlarıyla savunmaya karar veren ve gecenin sonunda hayatını kaybeden karakteri de yine siyahî bir birey.

Hal böyleyken, siyahîlerin Amerikan tarihi doyunca “rüyalar ülkesi”nde yaşadıklarının akla gelmesi kaçınılmaz. Siyahîlerin Amerika’daki varlığı 1619 yılında, yani yaklaşık 400 yıl önce, Afrikalı kölelerin Virginia’ya getirilip tarım işlerinde çalıştırılmasıyla başlamıştı. 17. Ve 18. yüzyılda kölelik Amerika’nın gösterdiği ekonomik gelişimin en temel taşlarından birini teşkil ettiği pek tabii ki söylenebilir. Başka bir ifadeyle Amerika Birleşik Devletleri’nin temeli atılırken karılan bu harçta Afro Amerikan kölelerin alın teri, hatta kanı görmezden gelinemeyecek miktarda mevcuttur. 1861 – 1865 yılları arasından devam etmiş olan Amerikan İç Savaşı sonucunda yaklaşık 4 milyon köle özgürlüğüne kavuşsa da siyahların hak mücadelesi dönem dönem yükselerek günümüze kadar devam etmiştir. Bu haklı talepleri dile getirmek için sokağa her çıktığında ise karşılarından sıklıkla güvenlik güçlerinin, zaman zaman sivillerin kullandığı yoğun şiddeti görmüştü siyah hareketi. 1917’de St. Louis’de greve giden beyaz işçilerin yerine siyahların işe alınmasıyla başlayan olaylarda, sayısı yüzleri bulan siyahî bireyin linç edilmesinden tutun da 60’larde oldukça güçlenen siyah hareketini bastırmak için polisin kullandığı aşırı şiddete kadar. Yine son yıllarda ABD’de siyahîlere yönelik polis şiddetinin arttığı bilinen bir gerçek. 2016 yılının temmuz ayı itibariyle ABD’de polis şiddeti sonucunda hayatını kaybeden siyahi insan sayısı resmi olmayan rakamlara göre en az 136.

Bu örneklerden ve rakamlardan da açıkça görüleceği gibi ABD’nin, Arınma Gecesi serinin toplumun alt sınıfı ve bu şiddet gecelerinin mağduru olarak defalarca işaret ettiği Afro Amerikalılara yönelik şiddet sicili hiç de temiz değil. Zaman zaman doğrudan devletin güvenlik güçlerinin, zaman zaman da tıpkı arınma gecelerinden olduğu gibi sivillerin söz konusu bireylere uyguladığı şiddet, öncelikle ırkçılıkla ilişkilendirilmeli pek tabii ki. Lakin Arınma Gecesi serisinin mağdur ya da kurbanlarının gözden kaçmayacak yoğunlukta siyahîler olmasını tesadüf olarak nitelendirmek için biraz fazla iyi niyetli olmak gerekiyor sanki. Şimdi tekrar sormak istiyorum, Arınma Gecesi: Seçim Yılı’nda hunharca kahramanlaştırılan başkan adayı Charlie Roan, ülkesinin ruhunu kaybettiğini iddia ederken, acaba hangi ruhu yeniden canlandırma niyetinde? Arınma gecesi uygulamasından rahatsız olan bireyler “Bizim ülkemiz bu değil” derken acaba tam olarak hangi Amerika’dan bahsediyorlar?

 

* Psikesinema’nın Eylül-Ekim 2016 sayısında kesilerek yayınlanan yazının tamamıdır.

Paylaş!