Yorgos Lanthimos’u Kynodontas (Köpek Dişi) filmiyle uluslararası sinema arenasına çıktığı yıl olan 2009’dan itibaren tanımaya başladık. Aynı yıl Köpek Dişi ile Cannes film festivalinde “Belirli Bir Bakış” ödülü kazanan Yorgos Lanthimos sinema dünyasının içine 2011 yılında çekeceği Alpeis (Alpler) ile biraz daha; 2015 yılında çekeceği The Lobster ile daha da; 2017 yılında çekeceği The Killing Of A Sacred Deer (Kutsal Geyiğin Ölümü) ile sektörden hiç çıkmamak üzere ve 2018 yılında çekeceği The Favourite (Sarayın Gözdesi) ile sinema dünyasının merkezine başarılarının tesadüf olmadığını göstererek yerleşecekti. Henüz 1973 doğumlu olan biri için kayıtsız kalamayacağımız; bir sonraki projesi ne acaba, sorusunu sormadan edemeyeceğimiz; yani kısacası ilk sinema projesini 1995 yılında gerçekleştirdiğini düşünürsek -gencecik yaşında 23 yıllık sinema kariyerine -daha şimdiden içeriği kuvvetli, niteliği es geçilmeyecek- harika filmler sığdırmayı başarmış bir yönetmenin yaptığı filmlerden gözlerimizi alamayacaktık.

Yorgos Lanthimos sineması sinema anlatımı açısından çokça Michael Haneke ile karşılaştırılmakta. Ancak temelde her iki yönetmenin de sinema dili ve anlatımlarının birinin Avrupalı (Haneke) diğerinin Akdenizli (Lantimos) olması dolayısıyla aslında farklılıklar göstermekte olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Haneke bir konuyu, kişileri, olayları ne kadar bozarsa bozsun, bozguna uğratırsa uğratsın, parçalarsa parçalasın belli bir disiplinden kopmazken; Lanthimos tam tersi işlediği hikâyeyi bütün bunlarla birlikte bir de yüzüstü çamura düşürmekte, bedene irinli hastalıklar vermekte, üzerine çürümüş meyveler atmakta ve sarayın soytarısı (gözdesi değil) yapmakta hiçbir beis görmemekte. The Favourite’ın hem Yorgos Lanthimo’un sinema anlayışını ve dilini en iyi yansıtan film olması dolayısıyla hem de yukarıda bahsettiğim tüm bu özellikleri net bir biçimde görebileceğimiz son filmi olmasından dolayı izlemeden geçemeyeceğiniz, izledikten sonra da dimağınızda nefis bir tat bırakacak olan bir film.

The Favourite’de  Lanthimos ilk kez bir başkasının senaryosuyla çalışmakta. Üstelik bu senaryo Lanthimos filmlerinden pek de alışık olmadığımız şekilde bir dönemi yansıtmakta. 18. Yüzyıl İngiltere’sinde Kraliçe Anne dönemini konu edinen film bunu bir de üç kadını odağa alıp hikâyeyi daha da ilgi çekici bir noktaya taşıyor. İngiltere toplumunun nerdeyse 19.Yüzyıl’ın sonuna kadar sürecek olan siyasetten, çalışma şartlarına ve aile içindeki yerine, geleneklerinden asla ödün vermeyen katı tutumuyla kadına hiçbir hakkının (seçme seçilme, iş yerinde sigortalı olma, aile içinde mal varlığı hakları) verilmemiş olması 18. Yüzyıl’da kadınlarını odağa alma meselesini daha da ilginç hale getirebiliyor. Erk olanın kayıtsız şartsız egemenliği altındaki bir toplumun, kayıtsız şartsız biat ettiği devasa sarayın küçük odaları içinde sıkışan kadınların birbirlerini, sarayı, ülkeyi, -tüm sosyal yapıya karşı çıkar şekilde- kendileri için alan yaratma çabasıyla son derece grotesk (yüce ile adinin, trajik ile komiğin birleştirilerek esrarengiz ve tekinsiz olma) bir biçimde ele alınırken bunun bu şekilde yapılıyor olma sebebi o dönem ruhunu, kadın olarak iktidarda olma ve orada yıkılmadan kalma mücadelesini yansıtabilmesi açısından önemli. Kraliçe Anne dönemine ilişkin anlatılagelen hikayelerin gerçeklik payı da düşünüldüğünde kraliçenin etrafındaki kadınların bu iktidar içinde iktidar olabilme mücadeleleri, esrarengiz ve tekin olmayan güçlerin egemenliği, aslında bir araya gelmez gibi görünen şeylerin (mesela trajik ile komiğin, adilikle yüceliğin) bir oyun havasında sergilenmesi The Favourite’ın dinamiklerini oluşturmakta.

Bu dinamikler yukarıda da bahsettiğim gibi üç kadın etrafında gelişmekte. Kraliçe Anne, Lady Malborough (Sarah) ve Sarah’ın kuzeni Abigail.  Anne, Kraliçe olmasına, ülkeyi yönetmesine, görkemli bir sarayda yaşıyor olmasına rağmen şekere düşkünlüğü, gut hastalığından mustarip oluşu ve öz güvensizliğiyle hiç de hayallerimizdeki kraliçe görüntüsünü çizmemekte. Ebeveynleri tarafından kötü beslenerek şişmanlamış ve her daim mutsuz suratıyla sarayda gezinen bir çocuk gibi daha çok. Yaverine; “Bana bak! Bana bak!” diye bağırmasından sonra yaverinin ona bakmasıyla “Bu ne cüret! Kapat gözlerini!” dediği o muhteşem sahnede; hem göz önünde olan, (bundan hoşlanan) hem de tüm kusurlarının farkında  (bundan nefret eden) bir “kraliçe” var karşımızda. Lady Malborough yani Sarah, Kraliçe’nin her şeyi. Gerçek arkadaşlık üzerine master tezi verecek biri hatta. Kraliçe Anne’e “çirkin” göründüğünü düşündüğü bir sahnede şu sözleri söylemekten; “Gerçek arkadaşlar yalan söylemez. Güzelken güzel, çirkinken çirkin der!” çekinmezken, güvensiz Kraliçe karşısında O’nu yücelttikçe yüceltmekte. Her fırsatta “Kraliçe çıplak!” diyen Sarah kendi aklına hayran görüntüsüyle sarayın yönetimini de elinde bulundurmakta.  Aslında hem Anne’yi, hem sarayı (çoğu erkeklerden oluşan saray yönetimini) parmağında oynatan Sarah, Anne için kaybettiği çocukları ve muhtaç bir görüntü sergilediği öz güvensiz hallerinin ‘erk’ rol modeli. Fakat tüm bunlar (‘olması gerektiği gibi’ düzgün giden şeyler) görünürde olan güzelliklerin (Saray, iktidar, aklın iktidarı yönetme hazzı) dipteki çirkin görüntüsünü yok etmeyip aksine her sahnede pisliklerin daha da görünür bir şekilde ortaya çıkarmakta. Lanthimos’un eğip bükerek, çirkinleştirip, bozarak, parçalayarak biçimsizleştirdiği ihtişamlı dünya Anne ile Sarah arasındaki ilişki özeliyle ayaklarımızın altına atılmakta. Ta ki Sarah’ın kuzeni Abigail saraya gelene kadar…

Abigail o dönemde dışardaki dünyadan daha iyi olan, hizmetçi olarak dahi kapağı atabilirse daha rahat bir hayat süreceği ihtişamlı saraya doğru yol almaktadır. Henüz atlı arabanın içindeyken karşısında oturan adamın gözlerinin içine bakarak mastürbasyon yapmaya başlamasıyla seçtiği bu yolda ilk tacizini yaşayan Abigail şaşkındır ama umut doludur. Ve sarayın önünde atlı arabadan iner inmez yüz üstü çamura yuvarlanır. Umut dolu hayallerine rağmen bu çirkin dünyaya hoş gelmiştir Abigail. Artık bu sahneden de anlaşılacağı gibi bu film seyircinin çirkin olanı görmezden gelmesine veya çirkine yüz çevirmesine olanak vermeyecektir. Tüm olanakların olanaksızlığa çevrilmesi Sarah için de başlamıştır aslında. Sarayı nasıl yönettiğini ve peşi sıra gelen tüm çirkinlikleri (Akıllı bir kadın olmanın hazzıyla) Abigail’e anlatırken saraya hizmetçi olarak aldığı kuzeninin bir gün gelip Kraliçe Anne’in (Sarayın) gözdesi olacağı hiç aklına gelmeyecektir. İktidarın çevresini hadsizce sarmış örümcek ağı ilişkiler Anne, Sarah ve Abigail’in oyuna dahil olmasıyla iyice görünür olmaya başlayacaktır. Sarah atın sırtında mağrur ilerlerken bir anda yerlerde sürünecek, Abigail ilk başlarda anlam veremediği ve onaylamadığı durumların baş kahramanı olacak, Kraliçe Anne iktidarda olmasına rağmen her geçen gün daha da güçsüzleşerek kendine olan saygısını iyice yitirecektir.  Dışarıdan gördüğümüz şeye karşılık oluşan fikrimizi (hayranlığımızı), içeri girip bozarak, çirkin bir şekle sokarak, çamura bulayarak, faça atarak yerle yıksan eden Lanthimos; “Sadece kraliçe mi çıplak yapmayın Allah aşkına!” diyerek ve groteks öğelerin tamamını çok iyi kullanma ustalığını da göstererek tarihsel iktidara dair şimdiye kadar bildiğimiz ne varsa bozguna uğratacaktır.

Mizansenleri, dramatik yapısı ve kostüm tasarımlarıyla o dönemin ruhuna çok iyi çalışıldığı belli olan The Favourite bu özellikleriyle konu edindiği tarihsel dönemi (18. Yüzyıl) çok iyi yansıtmakta.  The Favourite’e kadar bırakalım tarihsel bir döneme ait olan, bir dönem filmi dahi çekmemiş Lanthimous’un böyle bir filmden yüzünün akıyla çıkıyor olması gerçekten şaşırtıcı. Sinematografisiyle,  yer yer baş vurulan -özellikle sarayın pencereleri önündeyken içerden dışarı doğru olan bakış anlarında kullanılan; aynı suyun dışına çıktığı anda ölecek olan balıklar misali karakterlerin korkularını yansıtan- balık gözü lens kullanımlarıyla, karakterlere yapılan makyajlar, takılan peruklarla hikayenin eğilip bükülmesi, çirkinleşmesi, formunun bozulması adına son derece yerinde kullanılan unsurlar sinema sanatının büyülü yanlarını bize he sekansıyla gösteriyor.

Muhteşem oynadığı Kraliçe Anne performansıyla birçok uluslararası festivalden ödülle dönen Olivia Colman aldığı her ödülü hak etmekte. Zihnimizde ‘kahraman’ olarak yer bulan iktidardaki kişiyi ‘anti kahramana” dönüştürdüğü performansıyla aklımızdan hiç silinmeyecek. Rachel Weisz, Sarah rolüyle arzu edilen dişi kadın güzelliği içinde, gücünü iktidarın erkekleri içinde “erk olabilme” özelliğinden almasıyla (kraliçeyi yönetme, karar alabilme, avlanma, ata binme ve silahları iyi kullanabilme) yarattığı performans çok etkileyici.  Hikâyenin akışını değiştiren Abigail rolüyle Emma Stone ‘Sarayın Gözdesi’ olabilme yolunda verdiği akıllı mücadele ile ve aslında Kraliçe Anne ile Sarah’ın görmediğimiz o çirkin taraflarını da gün yüzüne çıkartan tekinsiz kişi performansıyla takdir edilmeyi hak ediyor.

Yorgos Lanthimous, Kynodontas’la kazandığı uluslararası başarıdan sonra verdiği bir röportajda şunları söylüyor:

“Tabii şimdi bunları söylüyorum ama bir yıl veya daha sonrasında tekrar konuşursak bahçeli ve yüzme havuzlu bir banliyö evinde yaşıyor da olabilirim… kim bilir? Hayatın benim için ne getireceğini gerçekten bilemiyorum ama bazen zihnimizin bizi nasıl aldattığını görmek hayret verici olabiliyor (gülüyor).”

The Favourite nadir olarak rastlayabileceğimiz tekinsiz bir trajikomedi. Bize öğretilen iktidar ve tarih konularının çok dışında işlenmiş bir dönem filmi olarak zihnimizin bizi nasıl aldattığını görmemiz açısından da tavsiyeye değer bir film.  İzlemeniz dileğiyle…

 

Paylaş!