Benjamin ve Gabe Turner’ın 2013 yapımı belgeselleri The Class of 92 (92 Sınıfı) Manchester United’a en şaaşalı dönemini yaşatan altın jenerasyonun hikâyesini anlatıyor. Bir masa etrafında altı büyük futbolcu ve birbirinden anlatılmaya değer, unutulmaz anılar…

Alex Ferguson 1986 yılında Manchester United’ın başına getirildiğinde kulüp, yaklaşık yirmi yıl süren istikrarsız bir dönemin yorgunluğunu taşıyordu sırtında. Skandallar ve kötü planlamalar başarısızlığı beraberinde getirmişti. 60’larda birçok futbolcusunu kurban ettiği uçak kazasından bile alnı dik çıkan takım yerini ligi en iyi ihtimalle orta sıralarda bitiren bir hayalete bırakmıştı. Matt Busby’nin 40’lardan 70’lere gururla taşıdığı takımı hoş bir nostalji hâline gelmiş, ‘Busby’nin Bebeleri’nin mirası 70’li yıllarda bir alt kümeye düşme başarısızlığını bile sergilemişti. Alex Ferguson 1986 yılında Manchester United’ın başına getirildiğinde kulüpte değişecek birçok şey olması gerektiğinin farkındaydı.

United’ın altın jenerasyonunun şanlı Alex Ferguson dönemine denk gelmesi elbette ki bir tesadüf değildi. Ferguson, kulübe gelir gelmez United’ın genç yetiştirme sisteminde birçok sorun tespit etmiş ve bu sorunları yeni bir planlamayla kısa süre içerisinde gidermenin hesaplarını yapmıştı. “92 Sınıfı” (The Class of ’92) Ferguson’ın yeni sisteminin bir meyvesi olarak ortaya çıktı. Sanki tanrı varmış gibi, birbirine hiç benzemeyen ama tuhaf bir şekilde birbirini tamamlayan birçok yetenek aynı nesilde, United’ın genç takımında serpilmişti.

Benjamin ve Gabe Turner’ın belgeseli The Class of 92 “Ferguson’ın Bebeleri”ni yıllar sonra bir masa etrafında bir araya getiriyor, altı –ikonlaşmış- futbolcuya yoğunlaşıyor ve Manchester United’ın 1992 ila 1999 arasında adım adım şaha kalkışını onların ağzından gözler önüne seriyor. Bu belgeselin aktörleri, 90’lar futbolunun sahnesindeki en önemli aktörlerden birkaçı. Hepsi üstün yetenekli değil belki; ancak her biri olağanüstü bir takımın değişmez parçası.

Onlardan biri Phil Neville… Alex Ferguson’ın jokeri. Defansın veya orta sahanın tam ortasında oynayabiliyor. Takımın görece daha yetenekli oyuncularının arkasını kolluyor tabiri caizse. Dahası, onlara büyük bir hayranlık besliyor. Adeta kazanma arzusuyla değil, arkadaşlarının kaybetmesine engel olma içgüdüsüyle oynuyor. Ağabeyi Gary Neville, takımın lideri. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sağ beklerinden biri. Lakin, David Beckham ve Ryan Giggs gibi yetenekleri izlerken mutlaka çok çalışması gerekeceğini, çünkü onlar denli yeteneğe sahip olmadığını düşünmüş yıllarca. Manchester United’la 400 maça çıkmış kariyerinde ve başka hiçbir takımda oynamamış. Orta sahanın göbeğinde Nicky Butt var. Futbol çevreleri böylesi oyuncuları ‘çamaşır makinesi’ diye tanımlar. Nicky Butt, takımın kirli çamaşırlarını yıkıyor. Sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri, asla torpil yapmayan Ferguson’ın gözdelerinden. Hemen ilerisinde solda, tarihin en yetenekli futbolcularından biri oynuyor: Ryan Giggs. Birçoğuna göre göre onun Arsenal’a attığı o harika golü Messi ya da Ronaldo atsaydı o gol hâlen jeneriklerde olacaktı. Yeteneklerinin üstünlüğü yetmiyormuş gibi, Giggs aynı zamanda bir disiplin abidesi. 40 yaşına kadar futbol oynamasını zaten başka türlü açıklamak mümkün mü? 92 Sınıfı’nın diğer kanadında takımın birçok anlamda yıldızı olan David Beckham var. Arkadaşları “Futbolu oynamak için fazla güzeldi” diyor onun için. Zaten lakabı da “Güzel Çocuk” Beckham’ın. Sanırsınız ki sadece yakışıklılığıyla, magazinselliğiyle ve hırçınlığıyla gündeme gelir. Halbuki 1998’de Dünya Kupası’nda gördüğü o ‘genç işi’ kırmızı kartın üzerinde yarattığı milli tahribattan dahi hasarsız sıyrılacak bir futbol makinası çalıştırıyor bedeninde. Bir nesil, onun gibi orta yapanını görmedi. Ve Paul Scholes. Orta sahanın gördüğü en yetenekli memurlardan. Manchester United’dan başka hiçbir takımın formasını giymediği uzun kariyerinde dört maçta bir gol atma istatistiğini tutturdu. Bir orta saha oyuncusu için akılalmaz bir istatistik. ’92 Sınıfı’nda ise haber değeri taşıdığı dahi şüpheli.

Tarihi bir spor olayı olmasını bir kenara bırakarak, 92 Sınıfı’na bir belgesel olarak baktığımızda iki alevli aşk hikâyesi tespit ediyoruz hızlıca: İlki, belgeselcilerin takıma ve döneme duydukları aşk. İngiltere 90’larda Tony Blair’in ve İşçi Partisi’nin yolundan giderken Manchester United da spor sahnesini parselliyor. Evet, âşık olmamak çok zor United’a. Ancak belgeselin asıl başarısı bu aşkı dillendirme kabiliyetinden doğuyor. Bu aşk, ilk andan itibaren, belki de United’dan nefret eden sporseverleri bile yumuşatacak bir kucaklayıcılığa erişiyor. Ekrandaki ikinci büyük aşk ise bu altı büyük futbolcunun birbirlerine duydukları aşk. Yıllar sonra, artık sahada değil bir masanın etrafında şarap içerken paslaşıyorlar. Bu kez topla değil, kelimelerle. ‘O ne kadar da güzel olan eski günler’den bahsederken köşede bir kameranın beklediğini hem kendileri unutuyor hem de kamera aracılığıyla bakana unutturuyorlar. Üzerinden geçen uzun yıllara rağmen, Butt, Beckham, Phil, Gary, Giggs ve Scholes arasında hâlen bir şeyler var. Yeni başarılara kucak açmak için birinin takımı toplamasını bekliyorlar sanki.

The Class of 92, liseden arkadaşlarla buluşmak gibi bir belgesel. 90’ların en yetenekli futbolcuları, ‘o gün nasıl da eğlendiklerini’ anlatıyorlar aslında sadece. Hele bir de tanık olmuşsanız, dinlemesi o kadar keyifli ki.

Kaan Karsan

Paylaş!