Issız ada anlatısı denince akla gelecek ilk örnek Daniel Defoe’nun 1719’da yazdığı roman Robinson Crusoe şüphesiz. Sinemaya da birçok kez uyarlanmıştır Defou’nun İngiliz Edebiyatının ilk romanı kabul edilen bu meşhur eseri. Luis Buñuel gibi bir usta tarafından perdeye yansıtılmışlığı da vardır ki bu film kendisinin ilk İngilizce eseri olma özelliğini de taşır, Mars’a gidip B sınıfı bir bilim kurguya konu olmuşluğu da. Bu yazının konusunu teşkil eden Swiss Man (Çakı Gibi) ise bir Robinson Crusoe uyarlaması değil, fakat iki anlatının taşıdığı paralellikler ve ayrıştığı noktalardan ötürü birlikte düşünülmeleri çok da zorlama olmasa gerek.

Paul Dano’nun canlandırdığı Hank’in saçı sakalı birbirine, ıssız bir sahilde intihar etmek üzere olduğu bir sahneyle açılıyor Swiss Man. Bu esnada suda gördüğü cansız bir beden dikkatini çekiyor ve o an için intihar kararından vazgeçiyor. Daniel Radcliffe’in oynadığı ölü Manny karakteri, ziyadesiyle ironik bir şekilde Hank’in hayatını kurtarıyor. Devamında iyiden iyiye absürt bir hal alan bu açılış sahnesi Swiss Army Man’in nasıl seyredeceği hakkında ipucu veriyor. Film boyunca, hayatın ölü kuracak kadar yalnızlaştırdığı Hank’in hikâyesi olabildiğince uçlarda gezilerek, absürtlüğün sınırları zorlanarak, fiziksel komedi kavramını eğilip bükülerek anlatılıyor.

Hank’in yaşadığı tipik bir modern zaman gencinin yalnızlığı temelde. Üzerinde bulunduğu ıssız sahilden kurtulma umudunu tamamen şarjı bitmek üzere olan cep telefonunun alacağını sinyale bağlamış, bir anlamda modernitenin dibini görmüş bir olarak resmediliyor Hank filmin iki yönetmeni tarafından. Onu bu yalnızlıktan kurtaran Manny ise ölmüş, dolayısıyla hafızası sıfırlanmış bir bedenden ibaret başlangıçta. İkilinin karşılaşmasıyla başlayan süreçte, daha fazla şey bilen, daha fazla tecrübeye sahip Hank, Manny’i eğitmeye başlıyor, ona hayatın gerçeklerine, modern insanın hayatı nasıl yaşadığına dair bilgiler veriyor. Seksin nasıl bir şey olduğundan bahsediyor, birlikte hayali bir sinemaya gidiyorlar, hatta selfie çekiyorlar. Swiss Army Man’in Robinson Crusoe’yla yolu da olayların geçtiği coğrafi çevrenin benzerliğinden ziyade, iki karakterin olması durumunun ortaya çıkmasıyla kesişiyor.

Bilindiği üzere Robinson Crusoe’daki en büyük kırılma, romana adını veren karakterin üzerinde yirmi dört yıldır tek başına yaşadığı adaya, yamyamların elinden kurtardığı Cuma’nın gelişiyle yaşanır. Bu andan itibaren romanın anlatısı, beyaz adamın sömürgeleştirerek ehlileştirdiği (!) daha az gelişmiş topraklarda yaşayan insanlarla ilişkisinin bir alegorisine dönüşür. Robinson, ondan daha medeni, daha gelişmiş bir ülkeden gelmiş olduğu için Cuma’nın üzerinde ciddi bir hâkimiyet kurar, onu istediği gibi şekillendirir. Cuma da buna herhangi bir direnç göstermez, tamamen itaatkâr davranır. Beyaz adam Robinson, Cuma üzerindeki hegemonyasını yoğunlaştırarak onun yaşama şekline, konuşmasına, hatta dini inanışlarına da müdahale eder ve kendisini adadaki “vahşi”nin gözünde bir tür tanrıya dönüştürür. Romanın ana karakterinin bir gemi kazası sonucunda düştüğü ıssız adada kurduğu bu yaşam şekli, modern Batı medeniyetinin kuruluşunu açıkça aynalar. Günümüzde cep telefonu sinyallerine bağlı hale gelen batı medeniyetinin temeli, güçlü ülkelerin az gelişmiş toprakları sömürgeleştirmesi ve buna bağlı olarak sanayinin gelişmesiyle atılmıştır.

Swiss Man’in açılışında kendini öldürmek üzere olan Hank, bu medeniyetin ulaştığı noktada yalnızlığa ittiği bir bireydir. Yani ıssız bir adada Robinson Crusoe’nun kurduğu uygarlığının ulaştığı son nokta, belki de Hank’in tükenişiyle, vazgeçişiyle vücut bulur. Bu haliyle Swiss Man, Robinson Crusoe’nun tersyüz edilmiş varyasyonu gibi düşünülebilir. Aynı durumum Cuma ve Manny karakterleri için de geçerlidir. Afrikalı Cuma, yazıldığı tarihte dünyanın en, geleceği simgeler. Yaşlanmaya çoktan başlamış Avrupa medeniyeti, yaşadığı buhrandan o an için Cuma’nın topraklarından zorla aldığı kan bağışıyla kurtulabilir. Manny ise çoktan ölmüştür. Hayatını kaybetmiş olmasına rağmen Hank’i hayata bağlar. Hank’e düştüğü noktada hayata bağlanmak için bu bile yeterli olurken, Robinson kendini ancak doğaya ve kendinden daha zayıf durumdakilere hükmederek gerçekleştirebilir. Medeniyetini kurması ve yayması için Cuma’ya ve onun gibilere ihtiyacı vardır Robinson’un, tıpkı Hank’in alışık olmadığı yaşam şartlarından hayatta kalabilmek için Manny’in ölü bedenine ihtiyaç duyması gibi. 

Çok farklı okumalara açık yapısına yapısına ek olarak bir yandan da oldukça dokunaklı, eğlenceli ve yaratıcı anlar barındıran bir film Swiss Army Man. Bu iki yönlü yapısını büyük oranda filmi birlikte yazıp yöneten Daniel Kwan ve Daniel Scheinert’ın daha ilk işlerinde ortaya koydukları denemekten korkmayan, cesur tavırlarına borçlu. Genç yönetmenlerin absürtlük ve hüzün arasında kurdukları denge, filmi sadece bazı komik sahneler içeren uçarı bir fiziksel komedi olmanın ötesine taşıyor. Tabii burada Hollywood’un yeni kuşağının iki yetenekli oyuncusu Paul Dano ve Daniel Radcliffe’in performanslarının bu duruma etkisi göz ardı edilmemeli. Özellikle Radcliffe, ölü Manny’yi canlandırırken sinema kariyerinin en iyi oyununu ortaya koyuyor demek abartılı bir niteleme olmaz. Kariyerinin bir sonraki adımını şimdiden merak ettiğimiz Danieller (yönetmenlerin ismi jenerikte Daniels olarak yer alıyor ve bu da Robinson Crusoe’nun yazarının adıyla şık bir tesadüf oluşturuyor) Swiss Man’le yoğun bir metinle, güçlü bir komediyi yan yana getirirken finalde seyircinin üzerine yoğun bir hüzün çökmesine sebep olarak iyi bir seyirliğe imza atıyorlar ilk filmlerinde.

Paylaş!