İlk olarak 71. Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan yönetmenliğini Lee Chang-dong’un üstlendiği Burning (Şüphe, 2018) bu hafta vizyona girdi. Yönetmenin filmografisindeki Oasiseu (Oasis, 2002), Shi (Poetry, 2010) gibi yapımları aynen Burning’de olduğu gibi sinema seyircisini uzun sekansları, görünmeyen gizli saklı ruh halleri ve davranışlarıyla cezbetmişti. Yönetmenin tüm bu filmlerindeki cezbediş özellikleri Burning’de de sürmekte.

Film sır dolu anlardan oluşmakta. Lee Chang-dong’un diğer filmlerinde olduğu gibi muğlak olanın filmi de diyebiliriz Burning için. Filmin ilk saniyesinden son saniyesine kadar süren ve filmi boydan boya kaplayan bir sır perdesi var. Olaylar gözümüzün önünde gerçekleşmesine rağmen karakterlerin bu sır perdesinin ardında oluşu, bize kendilerini çok belli etmeksizin göstermeleri hayal dünyanızı harekete geçiriyor şüphesiz. Kim bu insanlar ve istekleri ne? Basitçe sorulabilecek bu sorulara karşılık sayfalarca fikir üretmenize olanak sağlayacak olan Burning’in gücü işte tam da buralarda yatmakta. Günlük işlerde çalışan ve bir gün yazar olma hayali kuran filmin ana karakteri Jong-Su çocukluğundan tanıdığı Hae-mi ye rastlar. Bu rastlantı filmin muğlak olay örgüsünü başlatacaktır. Film sekans sekans ilerledikçe gerçekten çocukluktan gelen bir tanışıklıkları var mıdır yok mudur emin olamayız seyirci olarak. İlk muğlaklık burada başlar aslında. Çocukluğunda başına gelen bir kuyuya düşme hikâyesinden bahseder Hae-mi. Bu hikâyenin de sırlı, görünmeyen tarafları vardır. Gerçekten oldu mu olmadı mı belli olmayan tüm bu sır dolu travmatik haller karşısında Jong-su donup kalır. Neredeyse hareketsizdir. Yönetmen Lee Chang-dong daha ilk sekanslardan itibaren hikâyeyi muğlaklık üzerinden anlatmaya başlayıp, ana ekseni de bunun üzerinden kurarak anlatmak istediklerini sağlam biz zemine oturtur. Hae-me macera tutkusuyla Afrika’ya bir yolculuğa çıkar ve bu yolculuk filmin eksenini değiştiriyor gibi gözükse de aslında filmin konusu bu anlardan itibaren kıvamlanmaya başlayacaktır. Lee Chang – Dong kamerasını Jong-su üzerine odaklar. Yönetmen filmi aslında gayet basit bir hayatı olan Jong-su üzerinden kıvamlandıracaktır. Hae-me Afrika’ya gidince Jong-su babasının Kuzey Kore – Güney Kore sınırındaki evinde yaşamaya başlar ve Hae-me nin (asla göremediğimiz) kedisini beslemek adına düzenli olarak Hae-me nin evine gider. Aslında yaptığı tek şey Hae-me’yi beklemektir sadece. Kuzey Kore – Güney Kore sınırında yaşamaya başlamanın tedirginliklerini de gördüğümüz Jong-su nun bu halleri Kore’nin politikası ile ilgili ip uçları da içermektedir. Yıllarca süren savaş, ambargo ve sürgünlerden sonra sınırın hemen diğer tarafından Jong-su nun kulağına gelen sesler bir şeylerin yeniden patlak vereceği izlenimi yaratmaktadır. 

Hae-me nihayet döner. Fakat yanında zengin ve albenisi yüksek Ben vardır. Bu gelişme aslında hikâyenin boyutunun değişeceğine bir işarettir. Şüphe, büyüme evresine geçmiştir ve olaylar bundan sonrasında ivme kazanacaktır zaten. Özellikle Ben ile Hae-me nin, Jong-su nun evine geldikleri ve verandada saatlerce oturup sohbet ettikleri sahne sinema tarihi için önemli sahnelerden biri. Yazar olmak isteyen ama henüz olamamış Jong-su, hayata karşı büyük bir açlık içinde olan Hae-me ve sınıfsal anlamda bu iki karakterin üstünde olan Ben’in buluşması ve sabaha kadar süren sohbetleri filmin özü itibariyle çok önemli. Filmin bu uzun sahnesinde seyirci olarak muğlaklığın ve peş peşe itiraf edilen sırların içine çekiliyorsunuz çünkü. Bir şeyler konuşulmaya başlandıkça ve sırlar ortaya döküldükçe bir şeyler öğreneceğiniz hissine kapılıyorsunuz fakat yönetmen Lee Chang-dong gayet bilinçli bir tercihle yarattığı muğlaklıktan kesinlikle vazgeçmiyor. Karakterlerin birbirlerine bakarak konuşmaları yerine ufka bakarak birbiriyle diyalog halinde gözükmeleri şüphe olgusunun içimize daha da yerleşmesini sağlıyor. Üstelik henüz şüpheleneceğimiz somut hiçbir olay gerçekleşmemesine rağmen.

Burning’in son çeyreği beklenmedik olaylara gebe ilerlerken filmin sonu da aynı şekilde baştan sona kadar pasifize olarak lanse edilen Jong-su nun final performansının şaşkınlığıyla son bulmakta. Sinemada gerilim türü adına; filmin başından sonuna kadar hem dengede kalıp hem de hikâyeye ivme kazandırarak ilerleyebilmek yönetmen Lee Chang-dong’un başarısı hiç şüphesiz. Faulkner’in Barn Burning hikayesinden etkilenip esinlenmesi sonucu Haruki Murakami’nin bir öykü yazması ve bu öyküyü yönetmen Lee Chang-dong’un öyküyü sinema dilini kullanarak yorumlaması sonucu izlediğimiz Burning birçok uluslararası festivalden ödülle döndü. Bunun en önemli sebebi meselenin özüne sadık kalmakla beraber yönetmen Lee Chang-dong’un Murakami’den aldığı öyküyü sinema diline iyi uyarlaması; karakterlerin birbiriyle olan muallak ve gerilimli ilişkiyi iyi işlemesi ve ülkenin (Kore’nin) sosyoekonomik, kültürel meseleleri üzerine de eğilmiş olması.

Hikâyenin ilgilendiği noktalar somut olarak gerçekleşen şeylerden ziyade (Jong-su, Hae-me ilişkisi; Hae-me’nin ortadan kaybolması; Ben’in Jong-su yu rahatsız eden varlığı) soyut anlamda insanların başına gelenler (Jong-su nun içinde debelendiği boşluk, Hae-me nin hayatı yaşanılır kılma arzusu, Ben’in varlıklı hayatının sıkıcılığı) muallakta ve şüphede bırakan olaylarla karakterlerin nasıl baş ettikleri, neler yaptıkları. Şüphenin insan ruhunda yarattığı o bulanık haller ve davranışlar nelere sebebiyet vermekte? Hayatla baş etmeye çalışırken başa gelen olaylarla insan ruhunda meydana gelen tahribatlar Burning’i senenin en iyi filmlerinden biri yapmakta. Ve tabii ki aynı zamanda edebiyat uyarlaması filmler arasında da en iyilerinden biri yapmakta.

Hikâyenin özünü çok iyi kavrayıp başarılı bir şekilde uyarlanan, ruhumuza rahatsızlık veren şüphe unsurlarının tamamının ustalıkla kullanıldığı Burning’i hazır vizyondayken kaçırmayın derim.

Paylaş!