Öyküsü, 2000’lerin en başarılı biyografileri arasında sayılabilecek Control’e (2007) de konu olan vokalist ve söz yazarı Ian Curtis, 18 Mayıs 1980 günü evinin mutfağında kendini asıp yaşamına son verdiğinde, grubu Joy Division kariyerinin zirvesindeydi. Grup, müzik tarihinde çığır açan ilk albümü Unknown Pleasures’ı 1979 Nisan’ında çıkardıktan sonra Britanya alternatif müzik sahnesinin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmişti. İkinci albümleri Closer’ın kayıtları tamamlanmış, yayınlanmasına sayılı günler kalmıştı.[1] 19 Mayıs günü Joy Division, o dönem İngiliz bir grup için hiç de kolay olmayan bir şeyi, Amerika turnesini gerçekleştirmek üzere yola çıkacaktı. Ama Ian Curtis memnun değildi; yaptıkları müziğin, dolayısıyla Joy Division’ın bu denli büyümesi kafasını karıştırıyordu. Evliliğinde çalkantılar vardı ve bunlara ek olarak uzun senelerdir muzdarip olduğu epilepsi krizleri etkisini arttırarak devam ediyordu. Yaşamaktan vazgeçip her şeyi bitirmeden önce, ilk olarak Iggy Pop’un Dostoyevsky etkili albümü The Idiot’u dinledi, ardından BBC’de Werner Herzog’un Stroszek’ini (1977) izledi.

Kariyeri başyapıt seviyesinde kurmaca ve belgesel filmlerle dolu Werner Herzog’un en kıymetli eserlerinden biri olan Stroszek, Bruno S. tarafından canlandırılan sokak şarkıcısı Bruno Stroszek’in hikâyesini anlatır.[2] Filmin başında hapishaneden çıktıktan sonra fahişe Eva ile tanışır Bruno. Biri zihinsel problemleri ve temiz olmayan sicili, diğeri de genel ahlak normlarının dışında olan mesleği sonucu toplumun dışına itilen iki bireyin oluşturduğu bu çift, karşılaştıkları problemlere daha fazla dayanamayarak, Bruno’nun Amerika’ya giden komşusuna katılıp rüyalar ülkesinde yeni bir hayata yelken açarlar. Başlangıçta işler fena gitmese de garsonluk yapan Eva, zaman içinde önce eski mesleğine geri döner, sonrasında kaçarak Bruno’yu yalnız bırakır. Şartlar gittikçe daha da kötüleşir ve sonunda Bruno’nun rüyalar ülkesine yaptığı yolculuk, kapkaranlık bir kâbus içinde yürek dağlayarak nihayete erer.

Ian Curtis ve kurgu bir karakter olsa da Bruno S.’in taşıdıkları paralellikler gözden kaçacak boyutta değil elbet. Curtis’in müziğinin ve yazdığı sözlerin, muhafazakârlığın yükselişte olduğu İngiltere’de yeni başlayan Thatcher dönemi Manchester’ının gri sokaklarıyla olan sıkı bağı, Berlin’in arka sokaklarında akordeonunu çalıp içinden geldiği gibi şarkılarını söyleyen Bruno’uyla benzerlikler taşıdığı söylenebilir. Zeka geriliğinden muzdarip Bruno, bu sebeple toplum tarafından dışlanır, sıklıkla hakarete maruz kalır. Curtis’in epilepsi hastalığı da onda benzer bir etki yaratır. Bu sonucu toplumun baskısı yaratmaz belki ama hastalığı nedeniyle Curtis kendisini sürekli toplumun dışına itilmiş hisseder. Farkındalık düzeyi Bruno’nun çok daha üzerinde olması sebebiyle de bu durum onda sebepsiz bir öfkeye ve bir yerden sonra başa çıkmakta zorlandığı varoluşsal krizlere neden olur. Bu, Curtis’in yaşam çizgisinin sonunda, Bruno’nunkinden keskin bir şekilde ayrılmasının da nedenidir aynı zamanda. Bruno’nun saflığı, onun nadiren de olsa mutlu hissedebilmesini sağlar. Neredeyse hiçbir şeyi sorgulamadan Eva’yla hayatı paylaşmaya başlar. Çünkü Eva, ona toplumun genelinin aksine sırtını dönmez. Fakat Ian Curtis için durum farklıdır. Ne eşi Derobah’la olan evliliği, ne de rivayete göre ona Joy Division’ın belki de en bilinen şarkısı Love Will Tear Us Apart’ı yazdıracak olan Annik Honore’yle olan ilişkisi, yaşadığı duygusal boşluğa ilaç olur. O hep, Unknown Pleasures’ın açılış şarkısı Disorder’ın ilk mısrasında dediği gibi elinden tutacak bir rehberi bekler durur. Ama o rehberi ikili ilişkilerinde, ihtiyacı olan yaşama şevkini kazanmakta olduğu tüm başarılara rağmen müzikte bulamaz. Belki de en çok hastalığının etkisiyle onda bir şeyler hep eksik kalmıştır.

Daha iyi bir hayat ümidiyle Amerika’ya gidip orada sessiz bir trajediyle yüzleşen “yarım akıllı” bir sokak çalgıcısını anlatan Stroszek’i, hali hazırda yaşadığı duygusal, tıbbi ve psikolojik sorunların yükünü omuzlarken zorlanan bir müzisyen olarak, içine sinmeyerek de olsa grubuyla çıkacağı Amerika turnesinin arefesinde izlemek Ian Curtis’in intiharında ne derece etkili olduğunu söylemek zor. Lakin etkilendiği yazarlar, müzisyenler ya da daha kestirme bir yoldan yazdığı şarkı sözleri üzerinden Herzog’un filminin, Curtis’in kırılgan ruh haline dokunmuş olabileceği çıkarımını yapmak da fazla zorlama olmasa gerek.  Eğlence sektörünün anavatanına yapacağı yolculuk, gözünü pekala korkutmuş olabilir, Bruno’nun başına gelenleri kurmaca bir hikâyede izlemiş olsa da. Hatta belki, filmin artık kült haline gelmiş kasvetli, tuhaf ama bir  yandan da komik denebilecek finaliyle bir özdeşlik kurmuş dahi olabilir. Söz konusu final sekansında Bruno başarısız bir soygun girişimi sonrası kaçarken kendini bir eğlence parkında bulur. Burada ücret karşılığı “gösteri” yapan hayvanlar vardır. Bu hayvanlar arasında göze en çok “Danseden Tavuk” çarpar. Her ne kadar Herzog bu sahnenin doğrudan bir metafor olmadığını ifade etse de, bu gösterinin insanlığın bir mikrokosmosu olduğu söylenebilir. Ödenilen ücretler karşılığında marifetlerimizi gösterdiğimiz bu düzende, bir tavuğun sözde dansını izlemenin Curtis’in karanlık zihninde nasıl karşılık bulmuş olabileceği, sonrasıyla birlikte düşünüldüğünde ürkütücü. Belki de marifetlerini sergilemek üzere çıkacağı Amerika turnesi öncesi, rüyalar ülkesine kendinden daha önce gitmiş olan Bruno’nun karşılaştıklarının yarattığı rahatsızlıkla dans eden bir tavuğa dönüşmeyi reddetmiştir. Kim bilir…

 

 

Notlar:

[1] Closer albümü, Ian Curtis’in intiharının tam iki ay sonrasında, 18 Temmuz 1980’de yayınlandı.

[2] Herzog rolü ve filmi doğrudan Bruno S. için yazmıştır.

Paylaş!