Açılış jeneriğinin ardından, modern müzik tarihinin en büyük dehâlarından, Talking Heads’in beyni David Byrne’ün sahneye doğru yürürken ayaklarının yakın plan çekimiyle açılır Stop Making Sense. Byrne, yürüyüşü bitip sahnenin ortasına geldiğinde ayaklarının dibine koyduğu kasetçaların tuşuna “Çalmak istediğim bir kaset var” diyerek basar ve drum machine eşliğinde akustik gitarıyla, grubun diğer elemanları olmadan tek başına Talking Heads’in şüphesiz en popüler şarkısı Psycho Killer’ı seslendirmeye başlar. Şarkının giriş kısmında kamera, Byrne’ün ayaklarından yüzüne doğru hafifçe kayarken karşı karşıya olduğumuz eserin, aşina olduğumuz konser filmlerinden farklı olduğunu idrak etmemiz uzun sürmez. Şarkının sonlarına doğru Godard klasiği À bout de souffle’nin (Serseri Âşıklar, 1960) finalinde Jean-Paul Belmondo’nun vurulduktan sonraki hareketlerini anıştıracak figürlerle ettiği dansla ve devamında dördüncü duvarı açıkça yıkarak, Stop Making Sense’in kariyerinin zirvesindeki bir müzik grubunun canlı performasının kayda alınmasından çok ötesinde, ayrıntılarıyla tasarlanmış, hatta storyboardları çizilmiş, filmde müzikal olduğu kadar teatral yeteneğiyle devleşen David Byrne’ün yapacağı dansların bile belli olduğu bir sinema eseri olduğu kasten açık edilir.

Grup üyeleri her yeni şarkıda sırayla David Byrne’e katılır ve Talking Heads’in orijinal dörtlüsü bu konser filminin ancak dördüncü şarkısı olan Found A Job’da ilk kez bir araya gelir. Fakat bu sırayla sahneye çıkma durumu sadece grubun orijinal üyeleri için geçerli değil. Filmin çekildiği konserlerde gruba eşlik eden beş müzisyen de teker teker gruba katılırken, kullanılacak müzik aletleri ve ekipmanlar daha ilk şarkıdan itibaren, performans bir yanda sürerken, teknik ekip tarafından sahneye getirilir. Sahnelecek gösteri ile hazırlık süreci arasındaki, aslen sahnedekini saf bir şov haline getirmek, sterilize etmek için var olan görünmez çizgiyi tamamen yok eden bir tercih; Stop Making Sense’de, ölümüyle bu yazının yazılmasına üzücü bir şekilde de olsa vesile olan yönetmen Jonathan Demme ve gösteriyi tasarlayan David Byrne’ün ne yapmak istediğine dair ciddi doneler taşır. Stop Making Sense seyirciyi tabiri caizse hipnotize edecek, büyüleyecek rock konserlerinden biri değildir. Film boyunca tekrar tekrar işaret edildiği üzere, alışılagelmiş konser algısıyla oynayan, müzikal bir şovun genel geçer kurallarını bir kenara atarak ve konser denilen gösterinin hazırlık aşamasını da içine katarak yeni bir anlam kazanmasına neden olan yapısökümcü, postmodern bir sanat eseridir Stop Making Sense.

Talking Heads’in şarkı sözlerinde sıklıkla postmodernist öğelere rastlanır. Bu akımın önemli özelliklerinden birinin dili anlam yaratma yükümlüğünden uzaklaştırıp, genel geçer mantık kurallarının bağlamından kurtararak yeni bir dilin olabilirliğini göstermek olduğunu düşünürsek, yere kakalarını yapan hayvanlarla ya da ışığa tutulduğunda bazı ışınların geçmesine izin veren bir kâğıda dair şarkılar yazan bir grubun postmodernist olduğu söylenebilir rahatlıkla. Aynı yapısökümcü tavrı müzikal olarak da sergileyip funktan, Afrika ritmlerinden, punktan, popdan beslenerek –özellikle Stop Making Sense’in çekildiği dönemde- yepyeni bir sound yaratan Talking Heads’in kendi biriktirdiği 1 milyon doları, planladıkları filmi çekmesi için Jonathan Demme’ye emanet etmesinin tesadüf olmadığı aşikâr.  Zaten ortaya çıkan sonuç da grubunun tercihinin ne kadar yerinde olduğunun bir kanıtı. Zira filmlerinde müziğin ruhunu yansıtmadaki başarısını defalarca kanıtlamış ve Stop Making Sense’ten iki yıl sonra bugün postmodern sinemanın klasikleri arasında sayılan Something Wild’ı (Vahşi Bir Şey, 1986) çekmiş bir yönetmen Demme.

Demme’nin Stop Making Sense’in yenilikçi tavrına en büyük katkı, konser filmlerinde sıklıkla gördüğümüz, orada olmaktan ve dinlediği müzikten “aşırı” derecede eğlendiğini abartılı bir şekilde dışarı vuran seyircilerin görüntülerini kurgu masasında atmasıdır şüphesiz. Los Angeles’taki Pantages Tiyatrosunda verilen dört konser sırasında yapılan çekimlerin ilk gecesinde genellikle seyirci görüntülerine odaklanmıştır yönetmen.[1] Fakat ortaya çıkan eserde bu görüntülere neredeyse hiç yer vermeyerek izleyicinin film karşısındaki konumunu değiştirmiştir. Stop Making Sense’te izleyici, sahnedeki konseri izleyip eğlenen bakışların sahibi değildir. Standart konser filmlerinde izleyicinin, sahnede olan bitene karşısında ortak duygular yaratması için kullanılan kalabalık görüntülerinin Demme’nin filminde olmaması konserin kendisiyle, konser filmi arasındaki sınırları kaldırır. Ortaya çıkan saf bir konserdir. İzleyicinin bu konser karşısındaki konumuyla, bir sinema filmi karşısındaki mesafe neredeyse sıfırlanmıştır. İzleyicinin rolü, bir konseri dinlerken eğlenmekten, perdede olan biteni takip etmeğe dönüşür. Hal böyleyken, kendini sahnede tüm hünerleriyle müthiş dinamik bir müzik icra eden müzisyenler ve Byrne’ün teatral performansıyla aynı “ortam”da bulan seyirci benzeri olmayan bir deneyimle baş başa kalır. Tabii bunda Demme’nin kullandığı, bir konser filmine kıyasla çok uzun planların ve hızlı olmayan montajın da etkisini atlamamak gerek.

Stop Making Sense’in çekildiği konserlerde göze çarpan en büyük özelliklerden biri de sahnedeki müzisyenlerin orada olmaktan, çaldıkları müzikten aldıkları hazdır. Dönemin birbirinden daha cool, daha sert görünmek için çabalayan rock gruplarının aksine Talking Heads, sahnede alabildiğince mutlu ve eğlenir görünür. Bu, Stop Making Sense’in anlatısal yanına iki düzeyde etki eder. İlki, yukarıda da belirtilen, dönemin şov dünyasına yapılan eleştiriyle ilgilidir. Filmde Talking Heads’in öne çıkardığı en önemli duygu olumlu anlamda bir aşırılıktır. Grubunun sahnede ortaya koyduğu “aşırı” keyif, rock müziğin ağır ağabeylerinin sahnedeki cool duruşlarının bir parodisine dönüşür. Müzisyenler, sahnede yapmaktan en keyif aldıkları şeyi yapıyorken çalınmakta olan şarkının duygusuna girmek zorunda hissetmezler kendilerini. Benzer şekilde David Byrne’ün filmin sonlarına doğru giydiği ve artık bir efsaneye dönüşen “büyük takım”ı da aynı amaca hizmet eder. Byrne’ün vücudunun kafasından daha büyük -ya da kafasının vücudundan daha küçük- görünmesini sağlamak için tasarladığı bu kostüm, iyiden iyiye ticari bir metaya dönüşen müziğin ve sahne şovu olgusunun içini hınzırca boşaltır. Öyle ki takımı içinde dans ederken, kostümü Byrne’ün hareketlerine hükmeder gibi görünür. Müziğini icra eden müzisyen, sahne kostümünün esiri olmuştur. Hem olabilecek ben ironik ve absürt biçimde. Tam anlamıyla postmodern bir tavır.

Sahnede izlediğimiz aşkın hazzın ve coşkunun filmin anlatısına yaptığı ikinci katkı ise filmde David Byrne’ün canlandırdığı “Psikopat Katil”in sonunda ehlileşmeye varan öyküsüyle doğrudan ilgilidir. Böylesine incelikli bir biçimde tasarlanmış bir performansın şarkı seçimi ve sıralaması da tesadüfî değildir elbette. Psycho Killer’la açılan performansın başında Byrne’ün donuk, ifadesiz ve yer yer ürkütücü ifadeleriyle perdeye yansıyan karakter, film sürdükçe iş bulur, günlük hayatın bir parçası haline gelir, inişler çıkışlar yaşar, aşkı bulur ve sahnede süregiden şovun etkisiyle, topluma karışır. Amerikan rüyasının gözleri kaymış olsa da acısız bir bireyidir artık. Amerikan rüyasının tükenişinin postmodernizmin yükselişiyle aynı tarih aralığına denk düşmesi de rastlantı değil elbette. Stop Making Sense’in içinde bulunduğu dönemin ruhunu yansıtmadaki başarısının önemli bir göstergesi.

Yönetmen Jonathan Demme ve Talking Heads’ün ortak eseri Stop Making Sense, birçoklarına göre tüm zamanların en iyi konser filmidir. Seyirciyi edilgen konumundan alıp, sahnenin ortasına bırakan teknik tercihleri, anlatısal zenginliği, içinde değerlendirildiği konser filmi kalıplarını önce yıkıp sonra yeniden tanımlayarak ortaya taptaze bir ürün ortaya çıkarması, kalıplaşmış kuralların dayatmalarını bir yana bırakarak coşkuyu, hazzı ve yeniden yaratım ruhunu önü çıkarması, ek olarak da iyi müziğin gücüyle bu nitelemeyi sonu kadar hak eder.

 

Notlar:

[1] Hahn R. (2014, 23 Nisan). Speaking in Tongues: Stop Making Sense as a Postmodern Artifact.

Paylaş!