Rivayete göre Lumière kardeşlerin ilk filmlerinden birinde gara yaklaşan trenin üzerlerine geldiğini zanneden seyirciler dehşete kapılıp salonu terk eder. İşte tam da perdeye yansıyan görüntülerin gerçeklik yerine geçtiği bu noktada başlar sinema. Seyirci ve film arasında imzalanan bu anlaşma, gerçeklik illüzyonunun hüküm sürdüğü yeni dünyalar yaratır. Film süresince içinde bulunduğumuz yer ve zaman mefhumları salonun dışında bırakılır. Figürler çoğu zaman siyah beyaz tonlarının filtresinden geçerek ekrana ulaşır; öpüşen insanlar ekranın karanlığında kaybolmaya mahkumdur sanki. Sinemanın kültür sanat pratikleri içindeki yeri sağlamlaştıkça illüzyonlar ekranın dışına taşmaya başlamıştır. Basit bir seyir keyfi biçimindeki büyülenme, sinema izleyicisinin gündelik hayatındaki alışkanlıklarına, zevklerine ve davranışlarına yansır. Elbette Hollywood gibi film endüstrileri ürettikleri starlar yahut akımlarla bu eğilimleri besler; söz konusu kurumların toplumun sinemayı algılayış biçimine etkisi öyle bir noktaya varır ki sinema kendi hammaddesini üreten bir mitoloji fabrikasından ibaretmiş gibi gözükür.

Sinemanın yarattığı mitlerden bahsedecek olursak klasik anlatı biçimlerine bağlı gelişen ana akım ve popüler sinema yaklaşımlarının beşiği Hollywood ve Akademi Ödülleri hiç şüphesiz ilk akla gelen kurumlar olacaktır. Bu açıdan bakıldığında Amerikan usulü prodüksiyon ve dağıtım anlayışları bugün film endüstrileri için model oluştursa da, kendini bu modelin karşısında konumlandıran kurumlar da mevcut. Bu alternatif anlayışın Avrupa sanat (arthouse) sineması olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Amerikan modelindeki yapımcının yerini estetik seçimleriyle filmi var eden yönetmene bıraktığı “bağımsız” sinemanın, filmin kurgusunu yönetmenin perspektifinden yorumlama davranışıyla seyircinin filmle kurduğu ilişkiyi değiştirdiği, böylece sanatçıyla doğrudan entelektüel bir temas kurmaya yönelik gelişme gösterdiği söylenebilir. Neorealist geleneğin ardından ortaya çıkan auteur kuramıysa bağımsız sinema anlayışının bu diyalogu sağlamlaştırmasındaki en büyük etkenlerden biri. Özellikle Fransa’da altmışlı yılların sinefil kültürünün şekillendirdiği Cinémathèque ve Cahiers du cinéma gibi kurum ve dergilerin, Amerika yıldız sisteminin doğurduğu dikey örgütlenmenin mevcut olmadığı yapılarıyla seyirci, yönetmen ve eleştirmenin oluşturduğu ve ortaya filmin sanatsal boyutunu değerlendirmeye yönelik ortak bir alanı mümkün kıldığı bilinen bir gerçek. Bu sinema ütopyasının merkezinde ise, bugün dahi dünya çapındaki sanatsal otoritesini koruyan Cannes Film Festivali yer almakta. Bugün dünya çapında bağımsız filmleri değerlendirmeye yönelik belli estetik kriterler söz konusuysa, Cannes’ın bu bağlamdaki konumunu eleştirmek oldukça zor olacaktır.. Ancak, buna rağmen, yönetmen – seyirci – eleştirmen ekseninde şekillenen sinefil kültürünün Cannes bünyesinde ne derecede mevcut olduğunu sorguladığımız takdirde, Hollywood’dan pek de uzak olmayan bir sistem karşımıza çıkacaktır.

Festival, zaman içinde sinefillerin ve bağımsız sinemacıların mabedine dönüşmesine rağmen aslında düzenlendiği yıldan beri ikircikli bir konuma sahip. Otuzlu yıllarda faşist iktidarın politikaları çerçevesinde gerçekleştirilen Venedik Film Festivali’ne karşı, Amerika ve İngiltere’nin insiyatifiyle uluslararası ve daha prestijli bir film festivali hayaliyle başlıyor Cannes macerası. Düzenleneceği ilk yıl Almanların Polonya’yı işgali sebebiyle iptal edilen festival ancak savaş sonrasında hayat buluyor tam anlamıyla. Bu bağlamda, ellili yılların sonuna kadar politik ve diplomatik ilişkilerin dinamiklerine göre şekillenen, hükümet sansürü ve propagandanın belirlediği bu dar çerçevede “bağımsız” filmlerden bahsetmek ne kadar mümkündür? Kültürel temsiller aracılığıyla güç dengeleri üzerinde etkili olunmaya yönelik stratejik bir programda, filmlerin içeriğini bir sanatçının özgür seçimleri değil, ülkeler arası ilişkiler belirleyecektir hâliyle. Bu diplomatik etkenlerin yanı sıra, Fransa’nın güney sahillerinin turistik potansiyeli düşünülünce, festivalin dünya starlarını ağırlayacak düzeyde, popüler ve sansasyonel olmayı amaçladığını fark etmek de zor olmayacaktır. Dolayısıyla, Cannes’ın bugün sahip olduğumuz, prestijli sinema filmlerine ev sahipliği yapan festival imajının ancak altmışlı yıllara gelindiğinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Estetiğe, özgün sinema anlayışlarına ve tanınmamış genç yeteneklere önem verilmeye başlandığı bu dönemler auteur anlayışıyla özdeşleştirdiğimiz Tarkovski, Bergman, Bresson, Antoinoni gibi birçok yönetmenin Croisette’de boy gösterdiği zamana denk geliyor. Ancak hayal edilenin aksine, bu çerçevede seyircinin, tıpkı bugün de olduğu gibi kendisine yer bulması ne yazık ki mümkün değil.  Zira Cannes Film Festivali, başlangıçtaki popülist imajından sıyrılarak büyük ölçüde film endüstrilerine yönelik bir karaktere bürünüyor. Bu kimliğin oluşmasında, festival kapsamında gerçekleşen “market” organizasyonunun katkısı göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Bağımsız olarak nitelendirdiğimiz sinemanın da, aslında alım-satım değeri olan bir kültür ürünü olduğunu seyirciye hatırlatan film marketinin biçim olarak alelade bir endüstri fuarından farkı olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ülkeler arası diplomatik ilişkilerin festival üzerindeki etkisi aslında sadece biçim değiştirmiş, yapım – dağıtım şirketlerinin oluşturduğu bir Avrupa kültür – sanat pazarına dönüşmüştür aslında. Bugün, ana yarışma gösterimlerinde, yönetmen değil de sponsorların alkışlandığı bu perspektif, sinemaseverde gara yaklaşan tren etkisi yaratır; kendini üzerine gelen endüstri canavarı karşısında ne yapacağını bilemez halde bulur adeta. Nitekim, sadece beyazperdedeki imajlarla değil, kameranın arkasındaki sanatçı illüzyonuyla da büyüler seyirciyi. Yönetmen, yapım – dağıtım süreçlerini bir anda ortadan kaybeden bir sihirbaza dönüşür böylece. 

Cannes Film Festivali’nin Avrupa film pazarıyla olan ilişkisinin yanında seçkideki filmlerin belirlenmesinde, yıllar içerisinde edindiği prestijin de önemli bir rol oynadığını unutmamak gerek Bu açıdan bakıldığında her ne kadar uluslararası düzeyde, bir yıl boyunca dünya sinema sektöründeki maksimum sayıda prodüksiyona erişim ve gösterim imkânı sağlamaya çalışan bir seçki oluşturma gayesi sık sık dile getirilse de, festivalin yıllar içinde yerleşmiş seçkin bir sanatçı kitlesine ya da sinema anlayışını ödüllendirmeyi amaç edinen gelenekçi bir tavrın gölgesinde kaldığını söylemek doğru olacaktır. Cannes’ın yıllara meydan okuyan, sinema tarihinin en büyük sinemacıları ve filmlerini ödüllendiren bir festival olduğu algısı, yalnızca seçkideki filmlerin belirlenmesinde sınırlı kalmayıp, festival bünyesindeki hiyerarşik yapılanmada da kendini göstermektedir. Kısıtlı bir zamanda, mümkün oldukça çok film izlemeyi hedefleyen bir festival seyircisi için Cannes aşılması zor engellerle dolu vahşi bir ormandır adeta. Filmlere erişimin boyna asılan rozetlere göre belirlendiği sistemde, tuvalet ve smokin giymek; yönetmenin hayranı olup, tüm filmlerini izlemiş olmaktan daha kolay bir erişim imkânı sunuyor Lumière salonuna. Giriş kapısında saatlerce davetiye bekleyenlerle, kırmızı halıda yürüdükten sonra filmin beşinci dakikasında salondan çıkanları birlikte barındıran bu dünyada naif bir sinemasever oturacak yer bulamaz kendine.

Son yıllarda, Cannes ekibi de seyirci ve festival arasındaki kapanması neredeyse imkansız gibi duran bu mesafenin farkına varmış olacak; sinemaseverlere ücretsiz olarak verilen “sinefil akreditasyonu” ya da üniversitede sinema okuyan öğrencilerin festivalin son üç günü faydalanabileceği erişim kolaylıkları gibi uygulamalar ortaya koymaya başladı. Bu tarz yenilikler, festival açısından olumlu birer adım olarak gözükseler de pratikte var olan hiyerarşik düzenin altını çizmekten öteye gidemiyor ne yazık ki. Sadece belirli seçkilerdeki (Semaine de la Critique, Quinzaine de Réalisateurs) filmlere erişim sağlayan akreditasyonlar, talep fazlalığını da hesaba katınca saatlerce kuyrukta beklemesine rağmen filme giremeyen seyirciyi tatmin edemiyor haliyle. Yine de umudunu kaybetmiyor, bir sonraki seans için şansını denemekten çekinmiyor Cannes seyircisi. Her türlü şikayet, memnuniyetsizliğe rağmen onbinlerce sinefil, perdede onu bekleyen imajlar uğruna Cannes’a akın etmekten vazgeçmiyor..

Sinemayı sevmek bir garip meşgale aslında. Varlığını devam ettirebilmek için kendi ürettiği parlak derili, yıldızlı endüstri canavarlarıyla beslenen bir makineye gönül vermek. Sevmekle de kalmayıp hınzır suç ortaklarına dönüşmek hatta. Sinemayı sevmek, üzerine tren gelmediğini bile bile çığlık atarak kaçmak belki de, perdenin öte yanındaki illüzyona dahil olabilmek böylece.

Paylaş!