31 Mart 2007, bir cumartesi akşamı. Şimdilerde kültürsüzleştirme operasyonunun sonucu olarak yerinde yeller esen Yeni Melek. O günlerde sadece konser mekânı olarak kullanıyordu hafızam beni yanıltmıyorsa. Ama 26. İstanbul Film Festivali için, o binanın uzun yıllar sinema salonu olmasının ateşlediği bir nostalji duygusuyla olsa gerek, film gösterimlerinde kullanılmak üzere düzenlenmişti. Düzenlenmişti diyorum ama bakmayın, ciddi ciddi bir konser alanına portatif sandalyeler dizilmesiyle yapılmıştı düzenleme. Bir nevi çay bahçesi dizaynı. Perdeyi görmenin zor, altyazıyı okumanın daha zor olduğu şartlar altında usta Hayao Miyazaki’nin oğlu Goro’nun Ursula Le Guin’in efsanevi Yerdeniz Öyküleri dizisinden uyarladığı aynı adlı animeyi izlemiştim. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ilk film. Ergonomik olarak korkunç, sinemasal anlamda vasat bir deneyim.

Yıl 2008, artık sinema tarihine dair daha derinlikli fikirlerimin oluşmaya başladığı, daha fazla film izleyebilmek için hafta sonları sabah 7’de uyandığım, sinemayı beraber öğrendiğim kıymetli arkadaşımla aynı gün içinde İstanbul’un tüm “saygın” korsan filmcilerini gezdiğim rüya gibi günler. Yine bahar geliyor, film festivali başlıyor. 48 saatten az bir süre sonra on birinci kez canla başla takip etmeye başlayacağım festivalde bugüne kadar gördüğüm en iyi bölüm var o sene; “68 ve Mirası”. Seçki tam bir sinefil rüyası. Lindsay Anderson, Antonioni, Fassbinder, Kluge, Schlöndorff, Jodorowski, Godard, Jires, William Klein, Fernando E. Solanas… Perdede ilk kez Godard izleyeceğim. Sympathy for the Devil. Rexx’te gösterim. Filmden önce o sırada hali hazırda başka bir kız arkadaşım olmasına rağmen bir yandan gönlümün kaydığı (E, bahar çünkü) başka bir kızın olduğu bir ortamda vakit geçiriyorum. Sonra bahsettiğim arkadaşla göz göze geliyoruz. Filme çok az zaman kalmış. Godard’ın filmi var! Olduğumuz yerden koşarak çıkıp tramvaya atlıyoruz rıhtımdan Rexx’e daha çabuk çıkabilmek için. Salona girdiğimizde reklamlar bitmiş jenerik akıyor, koltuğumuzu arama derdine bile girmiyoruz. Oturuveriyoruz girişteki basamaklarla. Perdede Godard izliyoruz. Sanırım birkaç gün sonra belki de vicdanımın sızlamasından olacak, kız arkadaşımla görüşebilmek için hiciv klasiği Mr. Freedom biletimi yakıyorum. William Klein da katılacaktı gösterime üstelik. “Beşinci filmi de izlemeyiver” demişti kız arkadaşım, belki de haklıydı. Bilmiyorum, emin değilim.

2009. Kız arkadaşım Erasmus’ta, zaten ayrılmış gibiyiz, zıvanadan çıkmışçasına film izlemelik bir sene. Hakkını da veriyorum hani; cevapların çoğunu bilmeme rağmen 16:00 seansındaki filme yetişebilmek için sınavdan erken çıktığım senenin bu sene olması lazım. 28. İstanbul Film Festvali. Emek Sineması’nın da son festivali aynı zamanda. Festival tarihinde kesinlikle bir kırılma noktası. Festivalin salonsuzluk sorunuyla Beyoğlu ve Kadıköy dışına çıkmak zorunda kalmadığı son sene. Emek’te izlediğim son film neydi tam olarak hatırlamıyorum – Agnes Varda’nın Agnes’in Plajları olabilir- ama bir 11:00 seansında şimdilerin büyük yönetmeni Pablo Larraín’in ikinci uzun metrajı Tony Manero’yu uyumamaya çalışarak izlemem ve filmden delice etkilenmemi unutmam mümkün değil. 28. İstanbul Film Festivali’nin en ilginç yanlarından biri de senelerce “2 Süper Film Birden” yazısının önünden geçtiğim, seks filmleri gösteren Rüya Sineması’nın Yeni Rüya adıyla tekrar düzenlenip festivale ev sahipliği yapan salonlardan biri olmasıydı. Sonraki yıl da vardı festivalde Yeni Melek ve sürprizlerini o seneye saklamıştı. Todd Solondz’la aynı salonda Life During Wartime izlemek ve Jane Birkin’in Jacques Rivette’nin 39 Dağ Manzarası’nın gösterimine katılıp filmden önce kızı Charlotte Gainsbourg’la ilgili anlattığı anı ve çıplak sesiyle La Javanaise söylemesi. Hayatımda en garip hissettiğim anlardan biri. Tüyler yine diken diken… O sene de Sinepop’un son senesi. Joseph Losey’in iki başyapıtı The Accident ve The Servant’ı izlemiştim Sinepop’ta. Bir de Lanthimos’un Köpek Dişi’ni. Lanthimos yaşıyor, Sinepop öldü.

Daha birçoğunu anlatabilirim böyle; lisedeki edebiyat hocamla aynı salonda Peter Watkins’in 345 dakikalık Paris Komünü’nü izlemem, bir açılış töreni çıkışı Béla Tarr’la neredeyse çarpışmam, ertesi sene bilet kuyruğunda bir hanımefendinin Torino Atı’na “işkence” demesi, yeni yetme bir kendini bilmezin Bergman’ın Genç Kız Pınarı’nı “bok” olarak nitelemesine kulak misafiri olmam ya da -en gurur duyduğum- Costa Gavras’la ve şehirlerine sahip çıkmak isteyen yüzlerce sinamaseverle Emek Sineması eyleminde omuz omuza direnmek gibi. Beyoğlu’nun yaşadığı dönüşüm festivalin ruhundan çok şey götürdü. Bunu inkâr etmek fazla iyi niyetli bir yaklaşım olur ama bu kesinlikle “Nerede o eski festivaller” klişesine savrulacak bir durum da değil. Filmlerin azımsanmayacak kadar bir kısmını AVM salonlarında izlemek zorunda da olsak filmlerin, sinemanın kendisi en azından festival süresince her şeye baskın geliyor. Perdede bir Zulawski başyapıtı görmek, yeni Seidl, yeni Jodorowski, İstanbul’un kendimi en ait hissettiğim yerinin göbeğince bir cumartesi gecesi Suspiria seyredebilecek olmak bile yeterince heyecan verici. Üzerinde yaşadığım ülke, tarihinin en keskin virajlarından birine girecekken öncesinde, mümkün olduğunca film izleyip sinema konuşmak istiyorum. Sonrasında, umarım o virajı sağ salim alınca, arada yeniden yeni kadınlar severken, para kazanmak için çok da bayılmadığım şeyler yaparken, yazın neler yapacağımı düşünürken, Zincirlikuyu’da metrobüs beklerken ya da Kadıköy’de bira içerken bir sonraki İstanbul Film Festivalini beklemek istiyorum.

Paylaş!