Werner Herzog sinemasında insanın doğayla ilişkisi ve bir bütün olarak doğa önemli bir yer tutar. Aguirre, Tanrının Gazabı (Aguirre, der Zorn Gottes, 1972) ve Fitzcarraldo (1982) gibi ilk dönem kurmaca başyapıtlarından, Encounters at the End of the World (2007) ve Into the Inferno (2017) gibi yakın dönem belgesellerine kadar usta yönetmenin kariyerinin her aşamasında ilgilenmeyi en sevdiği konuların başında gelir doğa ve onun insanoğlu karşısındaki üstünlüğü. Herzog, son kurmaca filmi Salt and Fire’da (Tuz ve Ateş, 2017) da benzer konuları, bu kez içine politik gerilim öğeleri de katarak irdelemeye yelteniyor. Yelteniyor diyorum, çünkü ortaya çıkan sonuç sadece Herzog’un başyapıtlarla dolu kariyeri içinde değerlendirildiğinde değil, her anlamda koca bir fiyasko.

Aslında 2000’lerle birlikte başlayan Werner Herzog – endüstriyel sinema yakınlaşmalarının genel itibarıyla iyi sonuç verdiği, yönetmenin yıldız oyuncuların rol aldığı, daha klasik bir anlatı biçimini tercih ettiği bu filmlere kendi dokunuşunu kattığı söylenebilir. Birbirinden başarılı belgesellerinin arasına serpiştirdiği, daha önce Little Dieter Needs to Fly’da (1997) odaklandığı hikâyeyi bu kez kurmaca bir üslupla yeniden anlattığı ve başrolü Christian Bale’e emanet ettiği Rescue Dawn (2006), Nicolas Cage’den kariyerinin en iyi performanslarından birini aldığı The Bad Lieutenant: Port of Call – New Orleans (Kötü Polis, 2009) ve David Lynch’in yapımcıları arasında yer aldığı My Son, My Son, What Have Ye Done (Benim Canım Oğlum, Ne Yaptın Sen?, 2009) kalburüstü filmlerdi. Fakat aynısını prömiyerini Berlin’de yapan Queen of the Desert (Çöl Kraliçesi, 2015) ve Salt and Fire için söylemek mümkün değil. Özellikle Salt and Fire neresinden tutulsa elde kalan, Werner Herzog’un olmasına inanmanın biraz zor olduğu bir film.

Çekimleri Bolivya’da gerçekleştirilen ama filmde mekânsal bir bilgi verilmediğinden kurmaca bir Güney Amerika ülkesinde geçtiğini söyleyebileceğimiz Salt and Fire, buraya Beyaz Şeytan adı verilen felaketi araştırmak üzere gelen, Birleşmiş Milletlerce görevlendirilmiş üç bilim insanının kaçırılmasıyla açılıyor. Bu ilk sahneyle başlıyor filmin inandırıcılık bağlamından kopuşu. BM tarafından görevlendirilmiş üst düzey bir delegasyonun hiçbir güvenlik görevlisinin yer almadığı bir havaalanından, tereyağından kıl çekercesine kaçırılışı filmin orta yerinde kocaman bir gedik açıyor. Filmin sonlarına doğru öğreneceğimiz -ama ikna olmayacağımız- bir sebeple kaçırılan bu üç bilim insanından ikisi, nedense bu kaçırılma olayını tertipleyen Matt Riley karakteri tarafından hiç önemsenmiyor. Sonrasında Michael Shannon tarafından canlandırılan Riley’nin, üç kişilik ekipteki tek kadın olan Laura Sommerfeld’e bakış açısı, bakmak-görmek, gerçeğin göreceliliği üzerine bir dizi anekdot anlattığı bir sürece sokuyor izleyiciyi Herzog. Filmin çıkış noktası olan bilim ve insanın doğa karşısındaki çaresizliği ve insanın doğada yarattığı tahribatın sonuçlarını anlatacağı son bölümün altyapısını kurmak istiyor belli ki. Ama bu karşıtlığı öylesine olmayacak bir yerden hareketle kuruyor ki film bir yerden sonra gülünç hâle geliyor.

Uzun süredir filmin geçtiği bölgede ciddi bir tahribat yaratan toksik maddelerin doğaya salınımının sorumlusu ve dolayısıyla pek çok ölüm ve sakatlığa yol açan şirketin CEO’sunun, Laura Sommerfeld üzerinden tüm insanlığa ders vermeye yeltenen Matt Riley olduğunu öğrendiğimizde film tüm ikna edebilirliğini kaybediyor. Zira hâlihazırda o şirketin başındayken bu felaketi önlemek adına bir tasarrufta bulunmayan Riley’in, bölgede bilimsel çalışma yapmak adına gelen bir ekibi alıkoymasına ve bu durumun sorumlusu onlarmış gibi bir tutum sergilemesine bir anlam verebilmek mümkün değil. Dünyayı yönetenlerin, bu tip doğa felaketleri karşısında ekonomik gücün yanında durduğu savı pekâlâ doğru ama olayın sorumlularından olan, bu değirmene su taşıyan, çok uluslu bir şirkette CEO seviyesine gelebilmiş bir bireyin, bölgede karşılaştığı olumsuzluklar sonucunda böylesine bir değişim yaşayıp silahlı bir eylem yapacak duruma gelmesi mantık sınırlarını zorlayacak bir durum.

Filmin nispeten izlenebilir olan son bölümü, Sommerfeld’in Riley tarafından, gözleri Beyaz Şeytan felaketi sebebiyle kör olmuş yerel halktan iki çocukla birlikle, artık bir tuz okyanusuna dönüşmüş bölgeye bırakılmasıyla açılıyor. Bölgede bir de filmin adındaki “ateş”in geldiği, doğanın insanlık ve uygarlık karşısındaki üstünlüğünü oldukça kaba bir şekilde işaret eden bir volkan mevcut. Başka bir ifadeyle filmin vermek istediği mesaj için Sommerfeld’in bırakılacağı alanda tüm coğrafi şartlar hazır. Riley’nin böyle bir plan tasarlamasının sebebi, öncesinde defalarca -ama defalarca- altı çizildiği üzere, yerel felaketlere uzaktan bakan, yaşananları rakamlardan, istatistiklerde ibaret gören Batılıların bakışını yaşananların saf gerçekliğine çevirmesini sağlamak. Herzog’un burada kullandığı kör olmuş çocuklar metaforu, filmdeki en zarif ve etkili tercih belki de. Çok uluslu kapitalist şirketlerin az gelişmiş ülkelerdeki faaliyetleriyle, üzerlerinde müthiş tahribatlar yarattığı yerel halkın olan biten karşısındaki çaresizliği ve körleşmesini, filmin asıl meramı olan bakış olgusu üzerinden güzel özetliyor bu kullanım. Hatta genele bakıldığında Salt and Fire’daki tek olumlu ögenin bu olduğu bile söylenebilir. Zira bunu çıkardığımızda elimizde kalan, inandırıcılıktan zerre nasibini almamış bir olay örgüsü, Herzog’un daha önceki filmlerinde ustalıkla kullandığı, lakin bu kez filme hiçbir şey katmayan Eski Ahit’ten cümleler okuyan papağan gibi fantastik öğeler, Nostradamus alıntıları ve sanat eseri anekdotlarıyla dolu sığ diyaloglar.

Paylaş!