“Bence ne gerçek bir sanatçı ne de gerçek bir ahlakçı – ne iyi bir Hıristiyan ne de iyi bir filozof – ne bir şair ne de bir sosyolog – yanlış bir uzsözlülük uğruna, birbirinden tamamen farklı kafalarını kutsal kitap üzerine eğmiş bir katille bir sokak orospusunu yan yana koymamalıdır.”

Vladimir Nabokov, Rus Edebiyatı Dersleri[1]’nde Dostoyevski’yi neden banal bulduğunu açıklarken Suç ve Ceza’daki bir bölümden hareket eder. Raskolnikov ve Sonya’nın kutsal kitap’a kafalarını eğmiş olmaları -ben dahil- pek çok okur için eserin can alıcı kısımlarından birisiyken Nabokov bu “basmakalıp” bağlantıyı bir “banallik göstergesi” olarak okur. Bunun arkasında yatan sebepse Raskolnikov’un cinayeti işlemesi detaylarıyla okura aktarılırken Sonya’nın işini icra edişine dair hiçbir şeyi bilmememizdir. Nabokov’un bu yorumunu kullanarak eleştiride bulunabileceğimiz tek yapıt Suç ve Ceza değil. Sanat tarihini kabaca bir andığımızda dahi bu tip bağlantıları kullanmaya çalışan pek çok yapıt karşımıza çıkacaktır. Bunlardan birisi de yönetmen Erik Skjoldbjærg’in 2017’de 37. İstanbul Film Festivali’nde de seyirciyle buluşan filmi Pyromanen (Kundakçı).

İhtiyar bir çiftin tutuşmaya başlayan evlerinden çıkma çabalarıyla açılır film. Ardından da film boyunca yapacağı her şeyi gözlemleyeceğimiz Ingremann’la tanışırız. Taşrada ormanlık yolun kenarına arabasını park etmiş gözüne kestirdiği bir tahta yığınını ateşe vermektedir. Yanmaya başlayan bir tahta parçasını hayranlıkla inceledikten sonra arabasına biner ve birlikte yaşadığı annesiyle babasının yanına döner. Ingremann eve gireli; bizler için de film başlayalı oldukça kısa zaman geçmiş olsa da babasının onu çağırmasıyla evden çıkması gerekir çünkü söndürmeleri gereken bir yangın çıkmıştır. Taşrada ücra bir kasabada yaşayan kundakçı Ingremann ile taşranın itfaiye amiri olan babasının hikayesidir nihayetinde Kundakçı. Yaşadıkları kasabanın ihtiyaç duyulan insanlarından birisinin oğlu olsa da ve her yangında babasına yardıma gitse de yaşadıkları toplumda Ingremann hiçbir arkadaşı olmayan ve pek kimseyle konuşmayan birisidir. Herhangi bir etkinlik için kasabalı bir araya gelip küçük gruplar halinde sohbet ederken bizler bu sahnelerde Ingremann’ın imrenmeyle o grupları inceleyişini görürüz. Bu imrenme ve hayal kırıklığı dolu bakışlar da Ingremann’ı kasabalıyı bir araya getiren tek olayı yinelemeye iter. Yangın, kasabalıyı çabucak ve gruplaşmadan bir araya getirip bir bütün olarak hareket etmelerini sağlayan tek hadisedir. Tüm bu gruplaşmaların arasında kalan ve ailesi hariç hiç kimseyle sevgi dolu bir iletişim kurduğuna şahit olamadığımız Ingremann için de çıkardığı yangınlar yaşadığı toplumdaki pasif kimliğini bir kenara koymak için en büyük fırsattır.

Erik Skjoldbjærg, Christopher Nolan’ın da aynı adla uyarladığı filmi, Insomnia’da İskandinav taşrasını filmine nasıl başarıyla dahil edebileceğini göstermişti. “Katil kim?” sorusuna cevap arayacağımız bir polisiye beklerken 24 saat gündüzün yaşandığı bir Norveç kasabasına gönderilen İsveçli polis memurunun uykusuzlukla olan mücadelesini izlemiştik. Skjoldbjærg, Kundakçı’da da buna benzer bir metod izliyor ve yalnızlığından kurtulmak isteyen Ingremann’ın geceleyin başlayan ve suratına yansıyan alev parıltılarıyla başlayan hikayesi yavaş yavaş kasaba halkının endişesine dönüşüyor. Filmdeki bu dönüşümü seyirciye hissettiren ufak detaylardan birisi de Ingremann’ın annesi ile olan ilişkisi. Film boyunca Ingremann’ın gerçekten iletişim kurabildiğini hissettiğimiz belki de tek karakter annesi. Annesinin yangın telefonlarıyla oğlunun eve gelişi arasındaki kısa zaman farkını, oğlunun giysilerindeki duman kokusunu fark etmesiyle birlikte film yavaş yavaş Ingremann’dan çıkıp yan karakterlerine uğramaya başlıyor. Filmin kendisine seçtiği bu uğrak noktalarının zayıflığı ve Ingremann üzerinden sürdürülen hikayede oldukça gereksiz kalmaları akıllara Vladimir Nabokov’un Suç ve Ceza’da iki karakter üzerine yaptığı yorumları hatırlatıyor. Ingemann’ın bu tehlikeli hobiye ne zamandan beri sahip olduğunu hiçbir şekilde bilememiz, babasına yardım ederek itibar kazanmak isteyen yalnız bir genç fikrini de oldukça basit bir teoriden ibaret kılıyor. Kundakçı oğul – itfaiyeci baba ilişkisindeki sönük yaratım Ingremann ile annesi arasında da karşımıza çıkıyor ve uzun süre boyunca yalnızca Ingremann’a odaklanan filmin son yarım saatinde göstermeye çalıştığı endişeli ve şüpheci anne karakteri, bize Ingremann hakkında hiçbir fikir vermediği gibi gereksiz bir yan karakterden de öteye gidemiyor.

Kundakçı, iyi bir hikayeye sahip olsa da eksik parçaları ve ağır temposuyla filmin başındaki merak uyandırıcı ve sürükleyici kimliğini kısa süre sonra kaybediyor. Skjoldbjærg filmlerine aşina olanlar için sinematografisi ve başkarakteriyle tipik bir yönetmen filmi olmaya devam eden film, bu iki etmeni bir kenara koyduğumuzdaysa üzerine konuşacak olumlu hiçbir şey bırakmayarak yönetmeni takip edenler için dahi büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor.

 

[1] Rus Edebiyatı Dersleri, Vladimir Nabokov, İletişim Yayınları, sf. 167

Paylaş!