Tamara Jenkins’in senaristlik ve yönetmenlik maharetlerini uzun metrajlı bir filmde üçüncü kez kesiştirdiği Private Life (2018), kırklı yaşlarındaki bir çiftin çocuk sahibi olma çabalarını takip ediyor. Uzun zamandan beri, iki kişilik ailelerine küçük bir üye dahil etmeyi deneyen Rachel ve Richard, tıbbın ve yasaların önerdiği her türlü yönteme hiç düşünmeden evet diyen, ancak aldıkları başarısız sonuçlarla da adım adım yıpranan bir çift. Jenkins, meseleyi aşınma durumu ve çocuk sahibi olma arzusu boyutlarıyla ele alırken, arzudan taşan hisleri arka planda bir gerginlik hâli biriktirmeye ayarlıyor. Bu da ekranı bazen duygusal patlama anlarına, bazen de burukluk sosuna bulanmış komik diyaloglara teslim etmek için oldukça uygun bir zemin sunuyor. Kurgunun samimiyeti ve inandırıcılığı daha ilk dakikalardan itibaren bu tip katalizörlerle güçleniyor.

Jenkins, filminin “özel hayat” anlamına gelen ismi üzerinden, çok eskiden sadece özel hayatı ilgilendirdiği kabulüyle ele alınan çocuk sahibi olma/olamama meselesinin, artık önce aile içerisinden kliniklere, sonra da yakın çevreye ve hatta sokaklara yayılma potansiyeli taşıdığını işaret ediyor. Böylece “özel hayat” tabirinin yüz ölçümüne yepyeni toprak parçalarını da dahil ederek oyun alanını genişletiyor. Çiftin dış mekanlarda zaman zaman etraflarında kimse yokmuş rahatlığıyla tartışmalarına ve başka insanların çiftin arkasından yaptığı yorumlara şahit olmamıza izin veriyor. Çünkü bu denli ağır bir meselenin, bir noktadan sonra, adeta özel hayatı hiçe sayarak sınırları bulanıklaştırdığını göstermek istiyor.

Rachel ve Richard’ın sürecindeki dönüm noktası, doktorlarının şansı artırmak için yumurta donörü kullanmayı önermesi oluyor. Çift, yabancı bir donör yerine tanıdıkları birinden yardım istemeye karar veriyor. Ve Richard’ın üniversiteyi yeni terk etmiş üvey yeğeni Sadie, sac ayağının üçüncüsü olarak hikayeye dahil oluyor. Yaratıcı yazarlık bölümünde okuyan Sadie için, yazar Rachel ve eski deneysel tiyatro sahibi Richard küçüklükten beri bir nevi rol model, hatta Sadie’nin tabiriyle “sanat anne” ve “sanat baba”. Bu nedenle genç kız, çiftin üzerindeki yükün bir parçasını ellerine almayı kabul ediyor ve işler kağıt üzerinde oldukça çetrefilli bir hale dönüşüyor. Ancak Jenkins, buradan ahlakçı çıkmazlar yaratmaktan özenle uzak duruyor. Bu minvaldeki kötücül düşünceleri annesinin ağzına geri tıkayan Sadie sahneleri ile hangi takımın formasını giyerek sahaya çıkmış olduğunu gösteriyor. Genç kız ve annesi arasındaki sürtüşmeyi detaylandıracakmış gibi görünse de, film oradan almayı planladığı şeyi, tarafların öfke seviyesini ve öfke nedenini, hızlıca alıp anneyi aynı yerde bırakıyor. Böylece Jenkins, demode bir anne – kız dramının ya da ajitasyonunun konfor vadeden sularına girmeyi reddederek, kendi bildiği patikadan ilerlemeyi sürdürüyor. Üçlünün arasındaki bağın kuvvetini resmetmeye kaldığı yerden devam ediyor.

Filmin hatırı sayılır bir diliminin ayrıldığı diğer husus ise klinikler ve tedaviler. Tıp endüstrisinin finansal getirilere endekslenip bir nevi umut tacirliğine dönüşen kirlenmiş tarafını resmeden Jenkins, son yıllarda sağlık sektörünün güven zedeleyen ve en çok eleştiri alan bu çirkin yüzüne, bazen mizahla bazense ciddiyetle saldırılarda bulunuyor. Çaresizce iyi bir haber duymayı bekleyen çifte, zaman baskısı oluşturarak, “Bunu da denemeliyiz” dedirtmeyi başaran ve onları maddi külfet altına sokan doktorları oluyor mesela. Ayrıca, ameliyat masasındaki her hastasına, birebir aynı espriyi yapan anestezi uzmanının yer aldığı sahneler de, klinik ortamının samimiyet ekseninde göründüğünden daha kısır; takınılan tavırların ise sadece “-mış gibi” yapmaktan ibaret olduğunu anlatmak istiyor sanki bir ölçüde.

Hikâyenin son kısmına gelindiğinde ise, Jenkins epey iyi işleyen bir numaraya başvuruyor, ekranda beliren “Dokuz Ay Sonra” ibaresi ile bir an için “Acaba?” dedirtiyor ve cevabı kısa bir süre de olsa vermeyerek Rachel ve Richard’tan yana olan izleyiciyi avucunun içine alıyor. Çiftin bebek sahibi olma bekleyişinin hala devam ettiğini gösterdiğinde ise, az evvel oluşturduğu merak/sevinç bileşiminin etkisine güvenerek, direksiyonu umudu koruma yönüne kırıyor. Filmi, yorucu bekleyiş ne kadar sürerse sürsün, arzu edilen mutlu sona ulaşma ihtimalinin hep yakınlarda olacağı inancını aşılayarak kapatıyor.

Private Life, yüzleştirmeye çalıştığı rahatsız edici gerçeklerle izleyeni yere yıkan, ama bir taraftan da kalkıp yoluna devam etmesi için ona elini uzatmaya çalışan bir film. Tamara Jenkins, üzerinde özenle çalışıldığı belli olan sahici karakterleri ve ince ince işlenmiş diyaloglarıyla, hüzün ve ironiden mürekkep modern bir başyapıt adayı armağan ediyor 2018’e.

Paylaş!