Paul Thomas Anderson, itaat kavramını ve yetkinlik alanı zedelenmiş benliğin çıkmazlarını resmetmek konusunda kendi sinema dilini her filminde bir üst seviyeye çıkaran ve her yönetmene nasip olmayan bir yol izledi. Yönetmenin ilk filmi Sydney’den (1996) şimdilik son filmi Phantom Thread’e uzanan bu yol, karakterlerin gelişim ve iç muhasebelerinin bir edebiyat eseri gibi perdede hayat bulmasıyla görsellik kazandı. Yakın planların, mükemmele yakın mizansenlerin ve hikâye üzerindeki damarları bir bir görünür kılan diyalogların etkisiyle, özellikle erkek bakışın altında yatan sorunlu noktaları bulup açığa çıkaran bir anlatısı var Anderson’ın. Görünenin ardındaki psikolojik meseleleri bulup, bu meseler üzerine oynayan ve saklı olanı bir dedektif edasıyla açığa çıkarmayı amaç edinen bu anlatı, birçok farklı tema üzerinde kendini gösterdi şimdiye kadar. Porno sektörü ve üretim ilişkisinden, petrolün şeytani karanlığına, aşkın varoluşundan, grup psikolojisinin dinamiklerine çok geniş bir yelpazede erkeklik hâllerinin farklı ve tehlikeli yönlerini olanca çıplaklığıyla perdeye yansıttı. Phantom Thread’de ise eriş bakışın ve o bakışın beslendiği güce dayalı arzu durumunu ifade eden ‘male gaze’in izinde, iktidar kavramının terbiyesine yönelik bir tablo yaratıyor Anderson.

Phantom Thread’de hikâye 1950’li yılların Londra’sında açılıyor. Dönemin ünlü modaevi Woodcock’ın yeteneği ülke sınırlarını aşmış tasarımcısı/terzisi Reynold Woodcock’ın iş disiplininden ve bir insanı baştan yaratır gibi haz aldığı üretim sürecinden beslenen bir zaman dilimine dahil oluyoruz. Savaşın sonrasında kendi ihtişamını kılık kıyafeti ve tüm göz alıcılığıyla dünyaya göstermek isteyen bir şehrin karakteristiğini taşıyor Woodcock’ın tasarımları. Keskin dikişileri, kesimlerin sadeliğinden ortaya çıkan vakur güç ve tüm çevreye ‘hadlerini’ bildirip giyenin üstünlüğünü kanıtlayan bir görünüş… Reynolds’ın tüm amacı diktiği giysilerde saklı. Hayatı yaşama biçimini kumaşa ve ipliğe çevirerek yeni baştan bir insan yaratmanın kudretini ve gururunu yaşıyor o. Bunu sadece elbiselerle de değil, bireylerle de yapıyor. Çünkü ‘male gaze’i beslemekten başka hayatta kalabileceği bir gücü yok Reynolds’ın. Erkeği tanrı pozisyonuna komunlandıran eril iktidarın en dolaysız hâlleri Reynold’ın bünyesinde ortaya çıkıveriyor. Bu salon adamının kuralları yıkılamaz, değiştirilemez, onun sözünün üzerine söz söylenemez. Tüm ihtişamıyla askıda duran bir elbiseyi makasla parçalara ayırmak neyse, Woodcock Evi’nin kurallarını çiğnemek de o kadar geri dönülmez yıkımlar doğurur onun nazarında. Çünkü kendini çocukluk yıllarında kaybetmiş bir adamın o zamanlar yıkılan id-ego-süperego kurulumu, orta yaşı geçmiş olmasına rağmen, onu hayatının ilk dönemine hapsediyor. Reynolds’ın hayatındaki kadınlara verdiği değer annesine yaptığı gelinlikle paralel ilerliyor. İlk gençlik zamanında yaptığı bu gelinlik bir kadının dünyasına girme adına atılan ilk adımken, annenin kaybıyla birlikte anlamını bir boşluğun içine hapsediyor. O gelinlik Reynolds’ın kadınlarla kurduğu bir iletişim aracı mı, ruhunu terbiye edebildiği mesleki bir yardımcı mı, yoksa anneden kopamamanın getirdiği bağımlı bir ruh hâli mi? Reynolds bu sorulara bir cevap üretemedikçe kendi zaafları ve iktidar anlayışıyla ismini de kendini de var etmeye devam etmek için çırpınıyor. Annesiyle kurduğu tek iletişim terzi olmak. Ve Reynolds, soyadını iletişim aracı olan mesleğiyle birleştirerek yaşamını bir anlamda garantiye almış. Onun peşini toplayan kadınlara karşı getirdiği direktifler, erkekliğini ona her gün kanıtlayan bir gurur kaynağına dönüşmüş. Zayıf ve çaresiz adamın gülünç döngüsü Woodcock modaevinde her gün sahneleniyor. Kardeşi Cyril çocukluğundan beri Reynolds’un yanında ve hem onun kişisel hayatını hem de modaevini çekip çevirmekle yükümlü. Reynolds’un tüm sinir bozucu yanlarını zeki hamlelerle atlatmak onun için gündelik bir işten fazlası değil. Soğukkanlılığıyla bile Reynolds’u alt edecek güçteki bu kadın halihazırda Reynolds’a oyun bahçesini istediği gibi kullanması ve kendini kral ilan etmesi için alanlar yaratıyor. Çünkü olası bir psikolojik yıkım iki kişinin sürdürdüğü tüm bir aile geleneğini ve tüm bir geçmişi ezip geçebilir. Bunu yapabilecek olan tek bir güç var, o da dışardan gelen bir yabancı.

Alma’nın filmdeki konumu bu noktada oldukça önemli. İngiltere’nin yüzyıllar öncesinden gelen ve tüm dünyaya hükmeden gücünü, ihtişamını ve soğukluğunu ölçüp tartan bir yabancı Alma’nın bünyesinde hayat buluyor. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun güneşini tehdit eden sıcaklıkta bir güç bu. Reynolds, Alma’yı gittiği bir kasaba lokantasından alıp ona modellik etmesi ve hayat arkadaşlığı yapması için şehre getiriyor. Daha önce de başka genç kadınlar olmuş Reynolds’ın hayatında ama onun iktidarını zedeledikleri noktada bağları koparmış Reynolds. Çünkü onun için kendisinin merkezde olduğu bir dünyada başkalarının hayatlarına müdahil olup sonra da bir kumaş parçası gibi bir köşeye atmak oldukça normal. Hatta bu Reynolds’ın kendisinde hak gördüğü yüce bir davranış. Fakat Alma’ya gelişen ilişkisinde işler öyle olmuyor. Yabancının eve tehdit unsuru gibi girmesi önceleri seyircileri de tedirgin eden bir noktaya getirse de Anderson’ın hikâyeyi neden böyle konumlandırdığını anlıyoruz. Güçle bağlantı kurduğumuz anlatılarda, seyirci olarak da perdedeki güç nesnesine yakın hissediyoruz. Bu izleyici psikolojisinin temelinde yatan özelliklerin başında geliyor. Reynolds perdede gücü temsil eden ve büyük bir alan kaplayan pozisyonda. Gücün yanında konumlandığımız an Alma bizimle de oyun oynayacakmış hissine kapılıp ondan çekiniyoruz; ama o, gücün zaaflarını ve yıkıcılığını bize gösterme derdinde esasen. Reynolds’un geçmişini yıkmadan, onun çocukluğuna ulaşmak, egosu kibriyle bezeli bu zayıf adamın iktidar hırsını köreltmek ve tahakkümünü terbiye etmek derdinde. Zehirli mantarlarla eline geçirdiği bu terbiye fırsatı, Reynolds’un gidişatı anlamasıyla bir psikojik oyuna da evriliyor böylece. Çocukluk döneminde anneyle bağ kuramamış ve benliğini oluşturamamış bir adamın, orta yaşlılığında neden olabileceği yıkımları bulup bu zehri bir ilaç gibi Reynolds’un ruhuna enjekte ediyor. İşte o zaman daha önce kimselerin göremediği gizli dikişi ve o dikişin içine saklanmış mesajı buluyor Alma.

Paul Thomas Anderson ‘hiç lanetlenmedi’ temennisiyle yalpalayan ruhlarımız için ilmek ilmek işlenmiş bir elbise hediye ediyor bize.

Paylaş!