Paul Thomas Anderson, kurguladığı sinema evrenlerinin kavramsal derinliği ve estetik zenginliği bağlamında, filmografisinin her basamağında özgün sinema deneyimi inşa etmeyi başarmış nadir yönetmenlerden. Deneyim olarak sinema anlayışı, tıpkı Stanley Kubrick ve Miloš Forman’da olduğu gibi, anlatıların kök saldığı apayrı zaman, mekân ve karakterleri, kendi görsel çizgisinde harmanlayan bir sinemacının tavrına karşılık gelmekte. Anderson’ın filmleri, işte bu sanatçı duruşu sayesinde, parçası oldukları sinemanın özünü de içinde barındıran bir koleksiyona dönüşüyor adeta. Phantom Thread (2017) ise bu deneyim koleksiyonun en yeni parçasını oluşturuyor.

Özellikle istikrarlı bir sinema anlayışı vurgusu yapmış olsak da yönetmenin görsel inşasında dikkate değer bir kopuş gerçekleştiğini eklemek gerek. Phantom Thread’le birlikte, yönetmenin kariyeri boyunca kadrajından ayırmadığı, aşina olduğu Amerika manzaraları, yerini Avrupa’nın tekinsiz suretlerine bırakıyor. 1950’lerin Londrası’nda ünlü bir moda evinin başındaki Reynolds Woodcock’ın çalkantılı, gelgitli yaşamı ve bu yaşamı daha da alt üst eden genç bir kadınla olan tutku dolu ilişkisini konu alan film, aynı zamanda tarihsel bir panoramaya da karşılık geliyor. Böylece Anderson sineması, Avrupa’nın estetiği ışığında yeni “deneyim” biçimlerine bürünüyor.

Filmin belki de en dikkat çekici tarafı, bu estetik arayışlarını anlatıyla paralel şekilde gerçekleştiriyor olması. Onlarca terzinin kişiye özel nadide elbiseler dikmek için çalıştığı Woodcock moda evi, el emeğinin her anlamda vücut bulduğu bir mekân olarak ekrana taşınıyor. Bu zanaatkârlık vurgusu, Anderson’ın görüntü yönetimine yansımış olacak, ipek bir kumaşın pürüzsüzlüğüne sahip film kurgusunda kamera süzülerek planlar arasında ilmek atıyor adeta. Sadece karakterlerin değil, jestlerin, bakışların, nesnelerin nefes aldığı bu görsel çerçevede Anderson, görüntü yönetmeni kullanmak yerine çalıştığı kameraman ekibiyle, sinemanın sanat ve zanaat arasında konumlanmış kolektif ruhunu hatırlatıyor seyirciye.


Kolektif film inşası, teknik düzlemle sınırlı kalmayıp oyuncu-karakter dinamiklerinde yankı buluyor. Özellikle Reynolds Woodcock rolünü üstlenen Daniel Day Lewis’in performansında, yönetmenle ve dolayısıyla filmin kendisiyle kurduğu yoğun ilişkinin izlerine rastlamak mümkün. Lewis’in, Phantom Thread‘in ardından oyunculuğu bıraktığını açıklaması boşuna olmasa gerek. Woodcock gibi huysuz, anne kompleksli ve bir o kadar da semptomatik bir karakteri canlandırma sorumluluğu, Lewis’in titiz oyunculuk metoduyla birleşince güçlü bir karakter temsilinin yanında gerginlik dolu krizlerin izlerine de rastlamamak elde değil. Özellikle Reynolds ve Alma’nın tutku oyunları, bu tansiyondan beslendiği ölçüde güç ilişkileri temsilini derinleştirmeyi başarıyor. Bu kurgu sayesinde filmin kendi doğası dile geliyor: Kadın-erkek ilişkileri üzerinden işlenen gerilimler, filmin özünde mevcut olan yönetmen-oyuncu dinamiklerini bir ölçüde görünür kılıyor.

Genellikle hikâyenin merkezine takıntılı, ego problemleriyle mücadele eden erkek karakterleri konumlandıran yönetmen, Reynolds’la da bu geleneğini devam ettiriyor. Reynolds’ın karakter portresi, baskın abla figürü ve annenin yokluğu perspektifinde kolayca çizilebiliyor. Aşina olduğumuz bu maço, karşısındaki kadına nesne gibi davranmayı meşru gören ama bir o kadar da aciz adam için, Phantom Thread‘in çürük tahtası denebilir mi peki? Ele alınan dönemin koşullarına, ve karakterin konumuna göre meşru olarak yorumlanabilecek bu “erkek” hâkimiyeti, filmin söylemini tartışmalı bir konuma sürüklüyor bu noktada. Saplantı hâline dönüştürdüğü anne figürüne etrafındaki kadınları nesneleştirerek ulaşmaya çalışan bir karakter Reynolds. Kıyafetlerin gizli köşelerine işlediği isimlerde gizlemeye çalışmasıyla dışa vuruyor semptomlarını. Dolayısıyla Reynolds’ın kurmaya çalıştığı iktidar, bir yandan da fantezisini açığa çıkaran zayıf noktasına dönüşüyor. Anderson, Reynolds’ın karşısına zehirli mantar tanrıçası Alma’yı çıkardığı anda dengeler değişmeye başlıyor. Alma, Reynolds’ın hamlelerini ters çeviriyor ve avcı ava dönüşüyor.

Bu açıdan bakıldığında Reynolds’ın zarif ama hastalıklı “erkekliğine” rağmen Phantom Thread‘in güç ilişkilerinin cinsiyet düzleminden çok insan ilişkilerinin ve toplumun geneline yayılmış farklı görünümlerine işaret ettiğini söylemek daha doğru olur. Söz konusu gerilimler, yönetmenin kamerasıyla ince ince “işlediği” özgün bir motifin ufak bir parçası aslında. Hiç şüphesiz bu görsel motifleri incelikle bir araya getiren Phantom Thread‘in yakasına işlenmiş bir “Paul Thomas Anderson” etiketi var: “Sinema için özenle çekilmiştir”

Paylaş!