Olivier Assayas’ın kendisine Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran son filmi Personal Shopper’ın (Hayalet Hikâyesi) anlatısının temelini teşkil eden ölüm ve sonrasında gelen keder, yönetmenin uzak olduğu bir konu değil. 2008 tarihli L’heure d’été’de (Yaz Saati) benzer bir temayı, ölen annenin çocuklarına miras olarak bıraktığı sanat eserleri ve son derece değerli antikalar üzerinden şekillendirerek, karakterlerini ölüm duygusuyla somut objeler üzerinden yüzleştiren yönetmen, Personal Shopper’da bunun zıttı bir yol seçiyor. Bu kez hikâyesinin merkezine hayaletlerle ve metafizik varlıklarla iletişim kurabilen medyum Maureen karakteri var. Kendisinin de muzdarip olduğu kalp rahatsızlığı sebebiyle ikizini kaybetmiş olan Maureen’in, aralarındaki söze istinaden, onun gibi medyum olan kardeşi Lewis’in hayaletinin vereceği işareti beklemeye koyulmasıyla, ölüm ve ardından gelen yas hâli metafizik bir kavram üzerinden, ama alışılagelmiş kalıplara uymayan bir biçimde perdeye yansıyor. Yönetmenin yaptığı bu seçim, ana karakterinin içinde bulunduğu arada kalmış ruh hâlini temsil etmesi noktasında da oldukça önemli.

Film, Lewis’in ölümünden sonra evini satın almak isteyen bir çiftin isteği üzerine, Maureen’in oraya gelmesiyle açılıyor. Çiftin bu isteğinin sebebi ise Lewis’in hayaletinin hâlâ o evde olmadığından emin olmak. Assayas, anlatının tam ortasındaki bu hayalet ögesini filmin en başından itibaren bir korku unsuru olarak konumlandırmıyor; tersine tüm bu yaşananları günlük hayatın bir parçası olarak alıp, ölümle yüzleşebilme hâline dair, neredeyse fizikî bir varlıkmışcasına kullanıyor. Açılış sekansında, tipik bir korku filmi imgesi olan “hayaletli ev”e tabir-i caizse elini kolunu sallayarak giren Maureen’le birlikte izleyici de korku hissiyatından sıyrılıp, karakterin film boyunca sürecek arayışına ortak oluyor. Maureen’in kardeşinden gelecek işareti bekleme hâli ve beklentisi karşılanmadıkça şiddetlenen arayış hissi Personal Shopper’ın temelini oluşturan iki güçlü duygu aslında.

Doğaüstü güçlerle iletişim kurabilme yetisinin filmde fantastik bir kavram gibi konumlandırılmayışı, bekleyiş kavramının da dramatik tonunu yükseltiyor. Çünkü açılış sekansından itibaren görüyoruz ki izleyicinin bakış açısından korku usuru gibi görülecek tüm kavramlar, Maureen’in hayatının doğal akışı içinde olan şeyler. Film devam ettikçe hayalet imgesi de yerini başka bir duyguya, bekleyişe bırakıyor. Yani ölü kardeşin hayaleti ürkütücü olmanın çok uzağında, duygusal olarak yokluğu hissedilen, beklenilen bir imge olarak var filmde. Dolayısıyla Maureen’in eksikliğini hissettiği ve beklediği işaretin bir hayaletten gelecek olması da önemini kaybedip, yerini ana karakterin içinde bulunduğu ruh hâline bırakıyor devamında.

Bu açıdan bakıldığında, içindeki tüm korku janrı dokunuşlarına ya da metafizik ögelere rağmen Personal Shopper’ın bir psikolojik dram olduğu da söylenebilir pekâlâ. Filmin anlatısının zenginliği de, izleyicinin bireysel beğenisinin ötesine taşan çekiciliği de kökenini buradan alıyor büyük ölçüde. Hem anlatısal anlamda yoğun, hem de kelimenin tam anlamıyla çekici bir film Personal Shopper. Filmin tek ana karakteri diyebileceğimiz Maureen’i canlandırırken üzerine yapışmış “kötü oyuncu” yakıştırmasının ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha kanıtlayan Kristen Stewart’ın fiziksel güzelliğini bir yana bırakırsak, bu çekici olma hâli, Assayas’ın ilk sahneden itibaren devreye giren atmosfer kurma becerisine çok şey borçlu. Karanlık ve soğuk bir film bu. Ama Maureen’in içinde bulunduğu kederli psikolojik durumu temsil ederken başvurduğu ezber bozan imgelerle izleyicinin merak duygusunu sürekli canlı tutuyor. Buna bir de hikâyeye eklenen polisiye-gerilim katılınca, hem görsel hem de zihinsel olarak izleyiciyi sürekli meşgul eden sinematik bir haz objesi şekline bürünüyor Personel Shopper.

Film boyunca korku janrıyla dirsek temasını hiç kesmeden Maureen’in yaşadıklarına izlemeye davet ediyor bizi Assayas. Bunun bir ifadesini duyup görmesek de Maureen’in hayatında doğrudan iletişim kurabildiği tek kişinin üç ay önce kaybettiği kardeşi olduğunu seziyoruz. Ne iş gereği Umman’da bulunan ve Skype aracılığıyla konuştuğu erkek arkadaşının, ne de kıyafetlerini satın almakla görevli olduğu ünlü model Kyra’nın varlığını hissediyor Maureen. Yapılan Skype görüşmelerinden sonra erkek arkadaşı kayboluyor, bir sonraki konuşmaya kadar hayatından çıkıyor sanki. Kyra’yla haberleşebilmek için birbirlerine notlar bırakıyorlar ama neredeyse hiç biraraya gelmiyorlar. Bu noktada filmde, Maureen’in Lewis’le ya da başka hayaletlerle temas kurmaktan bahsederken sıklıkla dile getirdiği “bir varlık hissetmek” ifadesinin ziyadesiyle önem kazandığı söylenebilir. Kyra’yla aynı fiziksel ortamda konuşmak istediği anda, süpermodelin meşguliyeti dolayısıyla odasının eşiğinde kala kalıyor. Bu yalnızlık hissiyatının ortasında elinde kalan tek şey, Lewis’in onunla iletişime geçeceği anı beklemek oluyor dolayısıyla. Alabildiğine yalnız bir karakter Maureen. Vespa’sıyla Paris sokaklarını arşınlarken, trenle Avrupa’nın çok önemli iki metropolü arasında yolculuk yaparken yalnız. Kimse onunla konuşmuyor, varlığından dahi haberdar değiller sanki diğer insanlar; uğultulardan, hareket eden vücutlardan ibaretler. Maureen, aynı fiziksel ortamı paylaşsa da herkesten ve her şeyden çok uzak Assayas’ın kurduğu dünyada. Özellikle Paris sokaklarında Vespa’sıyla gezinirken sadece Maureen’i takipte kamera. Kadrajda canlı sokakları, meşhur meydanları yok ışıklar şehrinin. Perdeye flu bir biçimde yansıyan sokakların, yolların arasında kayıp bir ruh gibi Maureen.

Yalnızlıktan doğan bu bekleyişin bir arayışa evrilmesi de kendisiyle film boyunca doğrudan ve merakla iletişime geçen ilk -ya da tek- kişinin, Kyra’nın erkek arkadaşı Ingo’nun tetiklemesiyle oluyor. Ingo Maureen’e, nefret ettiği işinden daha iyisini ayarlayabileceğini söylüyor, onunla cinsel gerilim de içerdiği söylenebilecek bir sohbete başlıyor. Onu günlük hayatında, moda dünyasında dolaşan bir hayalet olmaya mahkûm eden işinden memnun olmadığını birçok kez dışa vuruyor Maureen film boyunca. Ama hâli hazırda önceliği kardeşinde gelecek işaretken, daha fazlasını aramak ya da yeni bir hayata başlayabilmek için enerjisi yok. O, yalnız olduğu kadar, Stewart’ın ifadeleriyle dışa vurduğu üzere yorgun da bir karakter. Böyle bir ruh hâlindeyken, içinde bulunduğu sektörde güçlü bir konumda olan Ingo’dan gelen ve aşina olmadığı bu ilgilenilme hissi, Maureen’in iç dünyasını ilk kez birine bu kadar doğrudan açmasını tetikliyor; Ingo’ya ikizinin ölümünden ve bekleyişinden söz etmesine sebep oluyor. İçinde bulunduğu derin yalnızlık hissi kırılmasa da çatlıyor ve o çatlaktan içeri merak sızmaya başlıyor. Bu sahnenin ardından yeniden Lewis’in evine döndüğünde, bir hayaletin varlığından emin oluyor Maureen. Fakat bu hayaletin Lewis olduğuna dair ciddi şüpheleri var. Gerek bu hayaletin fiziksel olarak kadını andıran görünümü, gerekse daha sonraki bir konuşmada Lewis’in kız arkadaşıyla bu durum hakkında konuşuken, o varlıktan “she” diye bahsetmesi tesadüf değil. Maureen’in içinde beklemekte olduğu işaretin doğasına dair bir şeyler gizli bu iki sahnede.

Tam bu noktada Maureen iş için trenle Paris’ten Londra’ya giderken cep telefonuna gelen bir mesajla filmin izleğinde ciddi bir kırılım oluyor ve bekleyiş yerini tam anlamıyla bir arayışa bırakıyor. Ingo’nun söyledikleriyle tetiklenen arayış hâli, belirsiz bir kişiden gelen bu mesajla Maureen’in yalnızlığını çift yönlü bir evreye atlatıyor. Yer yer cinsel anlamda uyarıcı (burada Ingo’yla yaşadığı diyalog akla geliyor ister istemez) olan bu mesajlar yanlızlıktan kurtulmanın bir yolu gibi görünürken, bir yandan da telefonuna gömüldükçe Maureen’i toplumdan daha da fazla soyutluyor. Burada teknolojinin günlük hayatımızda tuttuğu yere dair genişçe bir parantez açarak filmin anlam dünyasına yeni bir katman daha ekliyor Assayas. Zaman zaman Maureen’in Iphone’unun ekranı tüm kadrajı kaplayıp izleyiciyi ekranın dışında olan biten herşeyden, dış dünyadan koparıyor. Gittikçe daha karmaşık ve polisiye bir hâl alan bu mesajlaşma, o küçücük ekrana hapsediyor izleyiciyi. Teknoloji modern insanı yalnızlıktan kuratıyor mu, yoksa yalnızlığının için daha çok mu gömüyor sorusu eşliğinde izleyicinin konumu Maureen’inkiyle üst üste biniyor. Film boyunca şahit olduğumuz telesekreter mesajlarını, Skype aramalarını da düşünürsek günlük hayatta teknolojiyle ve cep telefonlarımızla geliştirdiğimiz ilişkiye dair bir sorgulamanın da kapısı aralıyor Personal Shopper.

Bu mesajlaşma sekansı, aynı zamanda filmin korku türüne en çok yaklaştığı anları da içeriyor. Hayaletli bir eve tereddüt etmeden giren Maureen, öncelikle Lewis olduğunu düşündüğü bu bilinmeyen varlık karşısında, seyircinin iyi bir korku filmi karşısındaki hissettiklerini paylaşıyor bir bakıma. Ürküyor, sonucunu kestiremiyor ama merakının peşine takılıp sonuna kadar gidiyor. A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kabusu, 1984) ve Scream (Çığlık, 1996) gibi koku klasiklerinde de önemli bir yer tutan telefonla konuşma hadisesine, çağımıza uyarlanmış bir saygı duruşunda bulunuyor yönetmen Olivier Assayas bu sekansla.

Zaman zaman korkarak, zaman zaman da büyük bir merakla devam eden bu dijital diyalog, gelen yeni mesajla bir boyut daha kazanıyor. Mesajları atan kişi hala belirsizken Maureen’i bir oyuna davet edip, Kyra’nın kıyafetlerini giymek isteyip istemediğini, başka biri olmanın nasıl hissetireceğini soruyor. Mesleki konumu gereği moda dünyasının ışıltılı atmosferinden uzak olsa da sistemin önemli bir çarkı olan Maureen’e görünmez -ya da hayalet- olduğu bu dünyada, hissettiği kaybolmuşluktan sıyrılma fırsatı sunulunca, yasakları çiğnemeye başlıyor. Bu tehlikeli oyuna devam ettikçe, mesleğinin onu ittiği kayıp bir insan olma durumundan da kardeşinin ardından içine düştüğü yalnızlıktan da soyutlanıyor. Belki kurtulamıyor ama uzaklaşıyor, yeni biri olmanın yollarını arıyor. Gördüğümüz kadın hayalet imgesi ve “she” ifadesi hâlâ aklımızdayken bu arayışın başlangıcına dönüp düşündüğümüzde, süreci başlatan mesajın kimden geldiğinden ziyade, Maureen’in beklediği Lewis’ten gelecek işaretin bu mesaj olup olmadığı sorusu önem kazanıyor. Öte diyardan gelecek bu işarete yüklenen anlam tamamen ortadan kalkmasa da olaylar ve sonuçları karşısında Maureen’in hayatında eksikliğini hissettiği ve beklediği tek şeyin kardeşiyle iletişim kurabilmek olmadığı açığa çıkıyor. Finale doğru Lewis’in kız arkadaşının yeni erkek arkadaşıyla tanışınca geçmişe takılıp beklemek yerine yeni bir hayata başlayabilme ihtimali beliriyor Maureen’in önünde. Sonrasında Lewis onu usulca dürtüp kardeşinin önündeki cam duvarı tuz buz ediyor. Artık çember kapalı. Maureen kendi gerçekleriyle yüzleşip, hayatında yeni bir sayfa açabilir.

Paylaş!