Aslen mitolojik varlıklar olarak nitelendirilebilecek vampirler, günümüzde popüler kültürün değişmez bir öğesi haline geldiyse bunda aslan payının tarihin en bilinen vampiri Kont Dracula’yı yaratan İrlandalı yazar Bram Stoker’a ait olduğunu söyleyebiliriz. Bugün vampir deyince aklımıza gelen aşırı fiziksel güç, sivri dişler, aynada yansımasının olmaması gibi pek çok özellik, popüler kültüre Stoker’ın 1897 tarihli Dracula romanından miras kalmıştır. Çıkış noktasını Macar kökenli, Transilvanya’da yaşamış Ulah prensi III. Vlad’dan almış olan bu karakter,  popüler kültürün her alanına olduğunu gibi sinemaya da sayısız defa konuk olmasının yanında, bugün artık bir alt tür diyebileceğimiz vampir filmlerinin de çıkış noktasıdır elbette. Öyle ki, sadece Stoker’ın romanının 170’den fazla sinema uyarlaması olduğu bilinmektedir. Bunun yanına, sinema tarihi boyunca çekilmiş sayısız vampir filmlerini eklediğimizde devasa bir külliyatla karşılaşırız. Jim Jarmusch’tan, Francis Ford Coppola’ya, Carl Theodor Dreyer’den Roman Polanski’ye uzanan usta yönetmenlerin işlerinde, 80’lerin korku klasiklerinde, giallolarda, hatta günümüzün Avrupa sanat sinemasında vampir figürlerine rastlamamız, bu karakterlerin ya da genel anlamıyla vampirlik olgusunun hem korku sineması özelinde, hem de genel olarak sinema tarihinde ne denli büyük bir yer kapladığını açıkça gözler önüne serer. Her ne kadar öncesinde kimi vampir temalı filmler çekilmişse de Friedrich Wilhelm Murnau’nun başyapıtlarından 1922 tarihli Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi filmi, bahsettiğim alt türün ilk büyük ve en önemli eserlerinden biri olmakla birlikte sinema tarihinin de kilometre taşlarından biridir.

Aslen Bram Stoker’ın romanın gayri resmi bir uyarlamasıdır Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi). Lakin romanın haklarının satın alınmaması, sonrasında yol açtığı hukuki sorunların da ötesinde, filmin içeriğinde de bir takım farklılıklara sebep olmuştur. Örneğin filmde Kont Dracula’nın adı Kont Orlok’a dönüştürülmüştür. Bu farklılıkların belki de en önemlisi, bu karakterin dış görünüşünde kendini gösterir. Filme adını veren Nosferatu kelimesi özel bir vampir türünü ifade eder. Anlamlarından biri de veba taşıyıcı olan Nosferatu kelimesinin tercih edilmesi, bu açıdan bakıldığında orijinal hikâyeden farklıklaştığı noktalar daha anlamlı hale geldiği söylenebilir. Kont Orlok’un Kont Dracula’dan ve genel olarak vampir tiplemesinden, bahsettiğim üzere fiziksel olarak farklıdır. Bela Lugosi’nin, Christopher Lee’nin, Tom Cruise’un, Robert Pattison’ın canlandırdığı çekici, karizmatik, seksi vampirlere hiç benzemez Max Schreck’in hayat verdiği Kont Orlok karakteri. Alabildiğine çirkin ve ürkütücü bir görüntüye sahiptir. Kafası neredeyse bir kafatasını andıracak derecede keldir. Çok zayıf ve uzun boyludur, bu nedenle sağlıksız bir görüntüsü vardır. Genelin aksine köpek dişleri değil, farelerinkine benzer şekilde ön iki dişi sivrilmiştir ki bunu, farelerin vebanın taşıyıcısı oldukları düşüncesiyle birlikte değerlendirebiliriz. Zira Nosferatu’da vampir karakter, insanların kanından beslenerek yarattığı dehşetin yanında gittiği yerlere veba, dolayısıyla ölüm taşır.

Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi’nin ilk büyük vampir filmi olması açısından korku sineması tarihinden çok kıymetli bir yerde durduğu yadsınamaz. Ama filmin öneminin sadece korku sinemasına sıkıştırılması, Murnau’nun bu eserinin hakkını teslim etmek noktasında büyük bir yanılgıya yol açabilir. Nosferatu, sinema tarihini şekillendiren en önemli akımlardan Alman Dışavurumculuğunun başyapıtlarındandır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da ortaya çıkan bu akım, savaşın toplumda yarattığı çöküşün, karamsarlığın, dehşetin ve otorite boşluğunun karşılığını beyaz perdede arar. Bunun bir tezahürü olarak değerlendirilebilecek ışık-gölge kullanımı, deneysel, gotik set ve dekor tasarımları bu akımın karakteristik özellikleri olarak dikkat çeker. Genel anlamıyla içsel bunalımlarla ilgilenen bu akımın içinde yer aldığı kesin olsa da Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi’nin kendine has özellikleri de vardır. Akımına dâhil pek çok diğer filmin aksine, insan aklının karanlık alanlarına dair bir film değildir Nosferatu. İnsana, insan psikolojine bakmaktan çok, dışa dönük dışarıdan gelen tehlike ve ölümle ilgilenir Murnau filminde. Akımın tipik özelliklerinden olan stüdyoda, iç mekânlarda gerçekleştirilen çekimlere tezat olarak birçok dış çekime yer vermiştir usta yönetmen. Hatta bu özelliği sebebiyle film, kimi zaman pastoralizmin dışavurumculukla kesişimi olarak nitelendirilir. Bu dışa dönüklük durumu filmin iki önemli sahnesinde özellikle belirginleşir. İlkinde, bir emlakçı olarak çalışan Thomas Hutter’in bir satış işlemini görüşmek için gittiği Kont Orlok’un şatosunda saldırıya uğradığı esnada, ani bir kesmeyle Hutter’in eşi Ellen’nin kocası uzaktayken kaldığı evde aniden uyandığını ve trans halinde odanın balkonuna yürüdüğünü görürüz. Balkonun pervazına çıkın Ellen, kolları önünde açılmış bir şekilde o dar yüzeyde yürürken hala trans halinde dışarıdan gelen bir çağrıya, hatta belki bir yardım çığlığına yürümektedir. Söz konusu ikinci sahne ise, Kont Orlok’un Almanya’ya gitmek üzere bir tabut içinde bindiği gemide geçer. Bu gemi, içinde Orlok’un olduğunun dışında başka tabutlar da taşımaktadır ve bunları içinde Orlok’un yaydığı vebanın taşıyıcısı olan fareler vardır. Bu fareler geminin tayfasına veba bulaştırır, gemi çalışanlarının teker teker ölümüne yol açar. Kont Orlok tabutundan çıkıp gemide hayatta kalan son kişiye yaklaşırken, onun yavaş hareketlerini, geminin güverte seviyesinden aşağıda bulunan açık bir kapaktan yukarı, dışa doğru bakarak izleriz. Filmin bu en ürkütücü sahnelerinden birinde görürüz ki ölüm dışarıdadır, dışarıdan gelmektedir.

Alman Dışavurumculuğu başlığı altında değerlendirilebilecek filmlerin hemen hemen hepsi bir şekilde karanlık bir temaya bağlanır. Bunun temelinde de Almanya’nın mağlup olduğu Birinci Dünya Savaşının toplumda yarattığı travma yatar. Dolayısıyla bu filmler politik okumalara ziyadesiyle açıktır ya da başka bir deyişle politik alt metince zengindirler. Nosferatu doğrudan politik bir film olmadığı gibi, kötü karakteri, ölümün taşıyıcısı Kont Orlok da politik bir karakter değildir. Akımın bir diğer kilometre taşı filmi Robert Wiene imzalı 1920 yapımı Das Cabinet des Dr. Caligari‘deki (Dr. Caligari’nin Muayenehanesi) Dr. Caligari doğrudan kaosu, cinayeti, ölümü organize eden baskıcı bir otorite figürü olarak okunabilir. Kont Orlok ise bu türden, politik bir alegoriye izin verecek bir yapıya sahip değildir. O savaşın getirdiği karanlığın, ölümün ta kendisidir. Alt edilmesi de polisiye bir takip ya da soruşturma sonucu olmaz. Onu yenen tarihin doğal akışıdır. Karanlık günler geçip güneş yeniden doğduğunda ölümün, karanlığın efendisi Orlok da getirdiği ölümlerle birlikte dünya üzerinden silinecektir. Murnau’nun finalde kullandığı bu simge, yani vampirlerin gün ışığına maruz kaldığından ölmesi durumu, filmin günümüze kadar gelen vampir kültüne yaptığı en büyük katkılardan biridir. Çünkü Stoker’ın Drakula’sı gün ışında ölmez, sadece temas ettiğinde gücünde belli bir azalma olur. Ama Nosferatu’da ilk kez kullanılan ve filmin anlatısına şık bir final katan bu tercih, günümüzde vampir karakterlerin çoğunun genel özelliği olarak kabul görür; Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi’nin korku sineması, sinema tarihi ve popüler kültür açısından ne denli kıymetli olduğunun bir başka göstergesi…

Murnau’nun korku sineması sınırlarını da aşıp sinema tarihinde çok önemli bir yer tutan filmi, Nosferatu figürünün sinema perdesinde tek yer alışı değil. 57 yıl sonra, 1979’da Nosferatu, Vampir Nosferatu ya da orijinal adının tam çevirisiyle Nosferatu: Gecenin Hayaleti adıyla, Alman Sinemasının bir başka usta yönetmeni Werner Herzog tarafından yeniden konuk ediliyor beyaz perdeye. Bu film, 1922 tarihli Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi’nin oldukça sadık bir yeniden çevrimidir ama Herzog da dokunuşları da oradadır, görünürdür. Herzog, Alman Sinemasının en önemli filmi olduğunu düşündüğü klasikten bir başka klasik yaratır.

Sinema sanatı tarihinin erken döneminde, özellikle biçimsel özellikleriyle çok kilit bir rol oynayan Alman Dışavurumculuğu, o dönem yükselen ve sonrasında iktidarı eline geçiren Nazizm’in yönetmenler, hatta sektör üzerinde kurduğu baskı sebebiyle kısa sürmüş, süreç Murnau’nun yanı sıra akımın diğer çok önemli sinemacıları Fritz Lang ve Robert Wiene gibi isimleri yurt dışına çıkmalarıyla sona ermiştir. Ardından büyük ölçüde Nazi Partisinin boyunduruğu altına girmiş olan Alman sinema sektörü –tabii burada Doğu Almanya’da faaliyet gösteren DEFA stüdyosunun ve Konrad Wolf, Wolfgang Staudte gibi yönetmenlerin adını anlamdan geçmek ciddi bir haksızlık olur- 60’ların başına kadar, teknik açıdan başyapıt seviyesinde olan bazı propaganda filmlerini saymazsak, ciddi bir duraklama içine girer; ta ki başını Rainer Werner Fassbinder, Alexander Kluge, Volker Schlöndorff, Helma Sanders-Brahms, Margarethe von Trotta, Wim Wenders ve Werner Herzog gibi genç yönetmenlerin, Fransız Yeni Dalgası’nın yaktığı ateşin etkisi ve verdiği cesaretle filmler çekmeye başlamasına kadar. Sonrasında Yeni Alman Sineması olarak adlandırılacak bu hareket, dışavurumculardan sonra gelen en değerleri bazı Alman sinemacıların omzunda yükselir. Bunu isimleri başını çekenlerden olan Werner Herzog’un günümüze kadar uzanan başarılarla dolu kariyerinin belki de en verimli dönemleri olarak niteleyebileceğimiz bir tarihte Nosferatu’nun yeniden çevrimini çekmeye kalkışması tesadüf değil elbet. Bizzat kendi ifadesiyle Herzog, bu yapımla kendi jenerasyonunun, Alman Sinemasının kökenleriyle bağını kurmayı hedefler ve bunu kesinlikle başarır.

Vampir Nosferatu, tam da Werner Herzog’un çekebileceği türden bir korku filmidir. Murnau’nın klasiğinin temel olay örgüsünü alır, onu kendi dokunuşlarıyla yeniden şekillendirir usta yönetmen. Yaptığı ilk değişiklik, telif sorununun ortadan kalkması sebebiyle karakterlere Stoker’in romanındaki isimlerini vermesidir. Yani Herzog’un yeniden çevriminde vampir Nosferatu’nun adı Kont Dracula’dır. Yönetmenin filmografisini göz önüne aldığımızda şaşırmayacağımız üzere, Kont Dracula’ya Klaus Kinski hayat verir. Fiziksel olarak Max Schreck’in Kont Orlok’una büyük bir benzerlik taşır Kinski’nin Dracula’sı. İki filmin anlatısı arasındaki en büyük fark, bu iki vampir karakterin özelliklerinin değişik olmasından kaynaklanır. Nosferatu’nun ısırması sonucu Hutter sadece hastalanıp güçten düşerken, Hutter’in yeniden çevrimdeki karşılığı olan Bruno Ganz’ın canlandırdığı Jonathan Harker vampire dönüşür. Dolayısıyla, Murnau’nın filminde Kont Orlok’un gün ışığıyla temas ederek ölmesiyle tehlike ve ölümün hükmü ortadan kalkar. Herzog’un versiyonunda da vampir karakterin akibeti farklı değildir, lakin finalde, ısırdığı Harker’ın bir vampire dönüştüğünü ve Drakula’dan karanlığın bayrağını devraldığını, filmin bu şekilde sona erdiğini görürüz. 1922 yapımı olan orijinaline kıyasla oldukça karanlık olan bu bakış, Werner Herzog’un özellikle o yıllarda çektiği filmlere ziyadesiyle sirayet eder. Zaten onun sineması, Vampir Nosferatu’dan bahsederken ifade ettiği üzere zevkten, keyiften değil, acıdan beslenir.

Herzog’un diyaloglar arasında sıkıştırdığı birkaç satır, orijinal filme sınıfsal bir boyut da ekler. Murnau, Hutter’in bu tehlikeli yolculuğa çıkmak istemesinin ardında yatan motivasyona dair bir şey söylemez. Onu görevlendiren ve ileride Nosferatu’yla bağlantısı olduğunu öğreneceğimiz işvereni, ona yapacağının karşılığında iyi bir ücret alacağını söylediğinde Hutter sorgusuz sualsiz, hatta büyük bir şevkle bu yolculuğa çıkmayı kabul eder. Herzog’un filminde ise bu diyaloga bir cümle daha eklenmiştir. Jonathan Harker, kazanacağı bu yüksek meblağ sayesinde eşi Lucy’e daha büyük bir ev alabileceğini ifade ederek bu görevi kabul eder. Bu cümle, Harker Kont Dracula’nın şatosuna vardıktan sonra emlak satış işlemi hakkında konuşurlarken, Kont’un kullandığı bir ifadeyle başka bir anlam kazanır. Harker’ın satış işlemi ile ilgili evrakları kendisine gösterdiği esnada Dracula, Ellen’in yeniden çevrimdeki karşılığı Lucy’in fotoğrafını görür, onun hem güzelliğinden hem de gençliğinden etkilenir, ona yakın olabilmek için evi satın almak istediğini söylediğinde bunu pahalıya patlayabileceğini cevabını alır. Ama Dracula adı üstünde bir konttur ve karşılık olarak paranın hiç önemli olmadığını, her meblağı karşılayabileceğini söyler. Murnau’nun anlattığı hikâyeye, eşine daha büyük bir ev almak için çıkacağı yolcuğunun tehlikelerini bilerek bu görevi kabul eden emlak temsilcisi Harker ile arzuladığı kadına yakın olmak için sahip olduğu varlığı feda etmekten çekinmeyen kont Drakula’nın karşılaşmasından yola çıkarak farklı toplumsal sınıflara mensup erkeklerin, istedikleri kadına sahip olabilmek için yapacaklarından dair yeni ve değerli bir katman ekler Herzog birkaç cümleyle.

Vampir Nosferatu, öncülünün olay örgüsüne sadık kalsa da Herzog, Murnau’nın çektiği gibi ikonik sahneleri kopyalamaktan özellikle imtina etmiş görünür. Dışavurumculuk akımının en karakteristik sahnelerinden olan ve harika bir ışık-gölge oyunu içeren final sahnesini ciddi anlamda değiştirmiş Herzog. Zaten en başından beri dışavurumcu bir film çekmekten ziyade, hali hazırda Avrupa Sinemasının önemli isimlerinden biri haline gelmiş olan usta yönetmen, bir Werner Herzog filmi çekme niyetinde gibidir. Murnau’nun iyimser açılışına tezat şekilde, Lucy’nin gördüğü bir kâbusla başlar film. Dolayısıyla korku hissiyatı filmin ilk sahnesiyle birlikte yükselmeye başlar. Orijinal versiyonda, filmin tamamında daha edilgen bir konumda olan kadın karakter, yeniden çevrimde daha çok yer kaplar. Eşinin çıkacağı yolculuktan ne denli korktuğunu açıkça ifade eder, onu gitmemesi için ikna etmeye çalışır. Yani Herzog, filminde çağdaş Avrupa Sinemasından bekleneceği üzere karakterlerin psikolojik durumlarına alan açar. Filmlerinde insan psikoloji üzerinde düşünen, sıklıkla akıl ve delilik arasında gidip gelen karakterlere yer veren Herzog’un bu özelliği Vampir Nosferatu’da da kendine yer bulur. Filmde veba, getirdiği ölüme ek olarak, gerçeküstücü bir etkiyle insanların akli melekelerini de yok etmiş gibidir. Bu versiyonun belki de en etkileyici sahnesinde, vebaya yakalanmış, öleceğinden emin insanları kasaba meydanında dans edip, yemek yerken, “delice” eğlenirken gösterir Herzog. Onu aralarına, deliliğe davet eden vebalılara kulak asmayan, Nosferatu’nın yarattığı dehşete son vermek için planlar yapan Lucy, her ne kadar finalde tüm bu karanlığa son veremese de, Murnau’nun filmindeki karşılığı Ellen’a kıyasla daha güçlü bir kadın portresi çizer.

Sinema tarihinde ve özel olarak korku türünde çığır açan Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi,günümüzde hala izleyici ürkütme potansiyeli taşısa da asıl gücünü sanatsal yetkinliği ve içerdiği fikirlerden alır. Belki yaratacağı korku hissi anlamında filmi 1922’de izleyenler kadar etkilemeyecektir ama yarattığı atmosferin ve görselliğinin etkisi onu hem türün, hem de sinemanın en değerli işlerinden biri yapmaya yeter de artar. Murnau’nın mirasını en iyi şekilde değerlendirip, sinema tarihinin en iyi yeniden çevrimlerden birine, aynı zamanda nefes kesen bir “art-house” korku filmine imza atan Herzog’un da Nosferatu kültüne yaptığı katkı yadsınamaz. Hal böyleyken, son yılların en heyecan verici korku filmlerinden The Witch’in yönetmeni Robert Eggers’ın yeni bir Nosferatu çekeceği söylentileri iyiden iyiye yayılırken bu olası yapım için şimdiden sabırsızlamamak olanaksız gibi. Ne de olsa iki başyapıta konu olan Nosferatu, sinemanın en ünlü olmasa da içi boşaltılmamış, en saygın vampiri belki de.

 

Paylaş!