Biyografik hikâyeler anlatıcının zihninde yeniden şekillenirken, gerçekliğe dair anlamları da sorgulamaya zemin hazırlar. Pablo Larraín’in kariyeri, başından itibaren insan belleğine ve belleğin dış dünyaya karşı yarattığı kendine özgü işleyişe dair hikâyelerle biçimlendi. Yönetmenin geçtiğimiz aylarda art arda vizyona giren son iki filmi ise, hem insan zihnini merkeze alan yönetmenlik anlayışını hem de biyografi türüne getirdiği özgün yorumu birleştiren deneyimler armağan etti sinemaya. Neruda ve Jackie farklı zamanlarda ve farklı yerlerde, kendi yolculuklarının izini dünya tarihine kazımış iki insanın hikâyesi. İki farklı kesit. Dönemlerinin ülke çapında politik yönden önemle bahsedilen isimleri. Bu isimler dünyayı etkileyen olayların öncesi ve sonrasında bir dönüm noktası gibi duran işaretçiler. Hâl böyle olunca bu hayat hikâyelerinden ilhamla türün anlatı imkânlarına yeni bakış açıları kazandırabilmek de yönetmenin becerisine kalıyor. Görünen o ki Larraín bir anlatıcı olarak perdede bir karakterle birlikte yeni baştan bir dünya kurmaya son derece yetkin.

Pablo Neruda’nın hayatı sanat ve siyaset olarak iki yönlü ilerlese de Güney Amerika tarihindeki konumu itibariyle bu iki yönü birbirinden ayırmak olanaksız. İşçi bir baba ve eğitimci bir annenin oğlu olan Neruda’nın edebiyat kariyeri çok erken yaşlarda şekillenerek şairin ününü tüm dünyaya duyuran bir yol çizdi. 1940’lı yılların sonuna doğru Şili Komunist Partisi’ne katılmasıyla birlikte Şili’de yankı bulan eylemleri, onun kitaplarının yasaklanmasından hakkında arama kararı çıkarılmasına kadar uzun ve sancılı bir sürecin de habercisi oldu. Bir tarihi karakteri anlatmaya koyulduğumuzda, Neruda’nın hayatında olup bitenleri aktarmak, dönemin siyasi yapısı da göz önüne alındığında belli bir kronolojik işleyişe sahip. Güney Amerika’nın siyasal ikliminde, bir şairin kendi ülkesinde kaçak olarak yaşadığı iki yılı anlatmak da aynı kronolojik işleyişi ve olaylar zincirini beraberinde getiriyor. İşte Pablo Larraín’in yönetmenliği de tam burada devreye giriyor. Sinemanın bir anlatıcı işlevi olduğunu ama bu işlevi, gerçek hayat kesitlerine dair basmakalıp bir olağanlıkla sınırlandırmayıp illüzyonun işin içine girdiği bir sanata dönüştüğünü sinema perdesine yansıtıyor Larraín. Anlatılan hikâyelerdeki insanlar kadar yaşanan olayların da kendine ait duyguları olduğunu, türün kendisine yaptığı twistlerle yansıtıyor seyircilere. Karakterlerin, kahramanların ya da hikâyelerin soğuk bir tarih anlatısı olmasının çok ötesine konumlanan bir anlayışın Larraín’in sinemasındaki karşılığı da olayların kendi içinde yarattığı dinamikler. Bu dinamikler sonucunda ortaya çıkan tablo ise seyircinin duyumunu etkileyen faktörlerden. En basit hâliyle objektifliği yeniden sorgulatıyor Larraín. Bu sorgulama, farklı bir bakış açısının hikâyenin gidişatını nasıl yorumlayabileceğinden çok, algıların bir karakterin izinde nasıl değişebileceğine dair. Neruda’nın kaçak yaşamak zorunda olduğu iki yılın biyografi türüne etkisi ise oyunbaz bir yönetmenlikle gözlerimizin önüne geliyor. Somut bir takip ve kuşku hâlinin filmin tüm atmosferini ele geçirmesiyle başlayan bu süreç, seyircileri Pablo Neruda’nın fikirleriyle baş başa bırakıyor. Düşüncelerin, edebiyatın, şiirin, dizelerin hüküm sürdüğü bir hayatı takibe almak için fikirlerle baş başa kalmak şimdiye kadar sinemada eşine sık rastladığımız oyunlardan biri değildi kuşkusuz. Kimin gerçek kimin hayal ürünü olduğunu bilemediğimiz bir dünyada varlığından ve doğruluğundan emin olduğumuz tek şeyin Neruda’nın şiirleri olması da filmin çizdiği yolun düşünce tarihinin önemini vurgulaması açısından oldukça değerli olduğunun bir kanıtı. Neruda saklanmak zorundadır. Devlet peşine bir dedektif takar. Dedektif genç ve oldukça azimlidir. Devlete bağlılığını kanıtlaması ve görevinde başarılı olması onun için tüm değerlerin daha üstünde konumlanmıştır. Pablo Neruda onu bu değerlere götürecek bir amaçtır artık. Neruda bir kaçaktır. Neruda bir görevdir. Neruda bir takıntıdır. Onun peşinde geçirdiği günler ve geceler, onun geçtiği yollardan tekrar tekrar geçmenin getirdiği hissiyatla farklı bir duyuma ulaştırmıştır dedektifi. Dedektif hisseder. Dedektif Neruda’nın yakınındadır. Dedektif yollara düşmüştür. Dedektif Neruda’nın beynindedir artık. Birinin peşine düşerken kat ettiği yol, dedektifin düşünsel dünyasını yeniden yaratmıştır. Dedektif Neruda’nın şiirlerine hapsolmuştur. Onun yolculuğunu anlamlandırmış, kendi yolculuğunu da nihayete erdirmiştir. Seyircinin konumu da dedektiften ya da Neruda’dan yana olmaktan ziyade bu kaçma kovalama illüzyonu içinde gerçeğin dizelerde saklandığını bulmanın hazzıyla yeniden şekillenir. İşte Pablo Larraín’in Neruda’yla yaptığı bu yolculuk, türün olanaklarının bir polisiye hikâye içinde düşsel yolculuğu nasıl baştan yaratabileceğine dair bir masal olarak karşımıza çıkıyor. Neruda’nın hikâyesi hem tarihsel süreçte hem edebi dünyada hem de zihinlerde kendi yolunu çiziyor.

Karanlık atmosferini polisiye olay örgüsüyle şekillendiren Neruda, Pablo Larraín’in Pablo Neruda için yazdığı bir şiir gibi karşımıza çıkıyor. Onun yolunda, Şili sokaklarında gezen hayaletler de hem dedektifin hem de seyircilerin kendi yollarını bulmaya çalışan gölgelerinden başkası değil…

Paylaş!