Uluslararası film festivallerinin, ödüllendirilen filmler aracılığıyla belirli ülkelerin kültürel dinamikleri, sosyolojik yapıları, alışkanlıkları bağlamında oluşturulan sinematik temsiller, güncel bağımsız sinemanın en çok beslendiği alanlardan biri. Özellikle son yıllarda politik ve sosyal problemler etrafında şekillenen bu temsiller, sistematikleştirilmiş görsel kodlara bürünerek “festival filmi” adı altında bir örnek filmlerle dolup taşan bir türün ortaya çıkmasına yol açmış durumda. Bugün İran,  Romanya ve Rusya gibi ülke sinemaları, yaşadıkları toplumsal gelgitler ışığında, bu tarz eğilimlerin belki de en başarılı ama bir yandan da semptomatik örneklerini sunuyor.

Bu açıdan, senenin en merak edilen yapımlarından biri olan Nelyubov (Sevgisiz, 2017), söz konusu örneklerin en çarpıcı yönlerini bünyesinde barındırıyor. Filmin yönetmeni Andrey Zvyagintsev, 2003 yılında The Return’le başlayan uluslarası kariyerini yıllar içinde sağlamlaştırarak, 2014’te Leviathan’ın Altın Küre ve Cannes’da elde ettiği prestijin ardından, günümüz bağımsız sinemasının tartışmasız en başarılı yönetmenlerinden biri olarak tanınıyor artık. Ancak filmlerinin en temel motiflerini oluşturan Rus toplumu eleştirisi göz önüne alınınca, ne yazık ki bu başarıyı kendi ülkesinde gözlemlemek pek mümkün olmuyor. Zira Zvyagintsev’in görsel repertuvarı donmuş kış manzaralarında yankı bulan, Rusya’nın her köşesine sinmiş modern insan varoluşundan köken alıyor. Adeta bir hastalık gibi ele alınan bu insan tipi, Rus toplumunun dinamiklerinden yola çıkarak, tüm seyirciyi yutan evrensel bir insanlık travmasına işaret ediyor aslında. Nelyubov işte bu karanlık damardan beslenerek seyirciyle buluşuyor.

Kamerasını boşanma kararı almış orta-üst sınıf bir çifte yönelten Zvyagintsev, her iki ebeveyni tarafından da istenmeyen Alyoşa’nın ortadan kaybolma hikâyesini aktarıyor seyirciye. Sorumsuz, acımasız ve nefret uyandıran anne ve baba figürü, film boyunca yönetmenin eleştirel freskini süslemek adına bütün yönleriyle ele alınıyor. Kamusal alan ve özel hayata sinmiş sözde toplumsal ve kültürel değerler Zvyagintsev’in zehrini akıttığı kurumlardan sadece birkaçı. Buna karşılık, Zvyagintsev’in imajlarında da Alyoşa’nın izine rastlamanın pek de mümkün olmadığına dikkat çekmek gerek. İtalyan Yeni Gerçekliği’nden başlayarak sinema perdesinde saflığın, dürüstlüğün ve toplumsal yapının en temel dinamiklerini barındıran çocuk-kahraman bu “sevgisiz” evrende yer bulamıyor; yönetmenin kaybolmuş insani duyguları nafile arayışı, Alyoşa’nın silinmiş ayak izlerinin peşinde somutlaşıyor.

Nelyubov, yönetmenin önceki filmlerinde olduğu gibi topluma ve insana dair umutsuz bir gelecek perspektifinde kurgulanan bir hikâye. Dolayısıyla Zvyagintsev’in kötümser bakış açısı, karakterlerin sahip olduğu duygu ve tutkuları bastırarak, anlatıyı yönetmenin insanlığa dair yargılarından zehirlenen kukla karakterle donatıyor. Filmini adeta soyut ahlaki sınırların dikenli telleriyle çevreliyor. Elbette bu biçimde kurgulanan yapı, görsel anlamda da keskin bir mizansen anlayışıyla besleniyor. Özellikle iç mekânlarda tercih edilen simetrik ve muntazam kamera açıları, karlı Rus peyzajlarıyla birleşerek yönetmenin estetik anlayışını perçinliyor. Zvyagintsev’in tartışmasız bir yetkinlikle ortaya koyduğu bu soğuk görsellik, filmin belki de en güçlü yanı. Nelyubov, kurguladığı dünyanın sınırlarının bilincinde, karakterleri söylemine uygun biçimde titizlikle konumlandıran, manipüle eden bir kuklacının eseri: Karşı çıktığı kurumların ta kendisini estetik yöntemlerle yeniden üreterek kendi sinema evrenini umutsuzluğa mahkum eden bir yönetmen-tanrının…

Paylaş!