Miloš Forman’ın sinemaya başlama şekli de filmlerinde sıklıkla yer verdiği trajikomik durumları andırır. Tiyatro okumak isterken, okula kabul edilmeyince soluğu o sırada Prag’da yeni açılmış olan Famu Sinema Akademisi’nin kapısında alır. Bir bakıma tesadüfen başvurduğu bu okula kabul edilmesiyle başlayan süreç, kendisi gibi başı her zaman otoriteyle derde girmiş, isyankâr karakterlerin hikâyelerini anlatmakta bir usta olarak kabul edilmesine kadar vardı. En önemli figürlerinden biri olduğu Çek Yeni Dalgası altında değerlendirilebilecek meslektaşları gibi o da insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden bazılarına bizzat şahitlik etti. Ailesini bir Nazi toplama kampında kaybetti, gençliğini Stalinizm’in baskısı altında geçirdi. Sonrasında göç ettiği Amerika’da da sistemin dışarı attığı karakterlerle ilgilenmekten, onların hikâyelerini anlatmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Çek Yeni Dalgası’nın bir başka değerli ismi Ivan Passer’le birlikte hayata geçirdiği ilk uzun metrajı, olabildiğince düşük bütçeli belgesel Konkurs’tan (Seçmeler, 1964), en önemli beş dalda Oscar’a uzanan One Flew Over the Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu, 1975) gibi Hollywood klasiklerine kadar kariyerinin her aşamasında toplum normlarına uymayı reddeden bireylerin isyanına çevirdi kamerasını. (Güvenç Atsüren)

Lásky jedné plavovlásky (Bir Sarışının Aşkları, 1965)

Fransız Yeni Dalgası’ndan ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden etkilenen Forman, ilk kurmaca uzun metrajı Cerný Petr’la (Maça Ası, 1964) birlikte günlük hayatı, içine yerleştirdiği kurmaca unsurlarla dengeleyerek sunmaya başlar seyirciye. Nazi işgalini atlattıktan sonra Stalinizm’ın ağırlığını omuzlarından hisseden bir sosyal yapının biçimlendiği karakterleri en net örneklerinden biri Lásky jedné plavovlásky’nin odağındaki Andula’dır. Erkeklerin çoğunun askere alınması sebebiyle 16 kadına bir erkeğin düştüğü bir ortamda, kadın fabrika işçilerine moral vermek için tertiplenen bir eğlencede dâhi oraya getirilen askerlerden değil, o gecede piyano çalan bir müzisyene âşık olur Andula. Forman’ın birçok filminde benzerlerine rastlayacağımız gibi, Oscar’a aday olduğu bu ilk filminde de ona sunulanla yetinmeyen, kendi arzularının peşine düşen, isyan eden bir karakterdir bu. Evli erkeklerle yakınlaşmaktan çekinmez, ansızın gönlünü kaptırdığı biri için, küçük bir şehirdeki evini terk edip Prag’ın yolunu tutacak kadar gözü kara bir genç kadındır Andula. Bu küçük ve etkili film, Forman’ın sinemaya başlama sebeplerinden biri olan gerçeklikten uzak filmler yerine, hayatın doğal akışını perdeye aktarma arzusunu sonuna kadar hayata geçirir. Andula’nın gençliğinin uçuculuğunu çok zarif bir şekilde, yer yer gülünç, yer yer de ziyadesiyle dramatik bir şekilde yakalar. Ama hiçbir zaman karakterinin yaşama sevinciyle ve yaşadığı hayatla seyirci arasına mesafe koymaz. Bu hâliyle Lásky jedné plavovlásky seyirciye neredeyse dokunabileceği kadar doğrudan ve samimi bir deneyim sunar. Karakterlerini mevzu bahis eğlence gecesinin içinde bir belgesel tarafsızlığıyla yerleştirir, onları tek bir an dâhi yargılamaz ya da olumlamak için uğraşmaz ve bu tavrı film boyunca kurur. Ama her zaman olduğu gibi, alttan alta sosyal yapıya dair eleştirileri oklarını yöneltmeyi de ihmal etmez Miloš Forman. Bu bakımdan, Lásky jedné plavovlásky’nin günlük hayatın trajikomik anlarına odaklanan Cerný Petr ile Forman’ın ülkesinde çektiği son film olan ve Stalizm’e yönelmiş güler yüzlü bir yumruk olarak niteleyebileceğimiz Horí, má panenko (Koşun İtfaiyeciler, 1967) arasında sağlam bir köprü kurmasıyla da yönetmenin kariyerinde çok mühim bir yer kapladığını söyleyebiliriz. (Güvenç Atsüren)

Visions of Eight (1973)

8 farklı segment ve 8 farklı yönetmeni belki de dünya spor tarihinin birçok nedenden ötürü en önemli organizasyonlarından sayılabilecek 1972 Münih Olimpiyatları çatısında buluşturan Visions of Eight, bize sporun farklı dallarını kullanarak olimpiyatlara stilize bir bakış atmamızı sağlıyor. Dosya konumuz olan usta yönetmen Miloš Forman dışında Kon Ichikawa, Claude Lelouch, Arthur Penn, Yuri Ozerov, Michael Pfleghar, John Schlesinger ve Mai Zetterling’in de yönetmenliğini yaptığı bölümleri barındıran belgesel Vision of Eight’te ‘hız’, ‘kaybetmek’, ‘güç’, ‘yükseklik’ gibi temalar işleniyor. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Miloš Forman ise bu belgeselde çoklu bir spor dalını, hatta ‘gerçek’ olimpiyat sporcularının alanı olarak sayılabilecek dekatlonu konu alıyor. Uzun atlama, gülle atma, disk atma, sırıkla yüksek atlama, cirit atma, 1500m. koşu gibi dalları içerisinde barındıran dekatlonun; sporcularla arasındaki psikolojik savaşı, güç zorlama hallerini müziğin ritmiyle bize yansıtıyor Forman. Dekatlonun “multi disipliner” yapısını adeta bir müzik kompozisyonuna dönüştürüyor desek de yanlış olmaz. Hatta tercih ettiği kurgunun hızı ve kesme yerlerini düşünürsek, kariyerinin her döneminde müzikle içli dışlı olan yönetmenin bu özelliğinin izlerini bu belgeselde de görmek bizi şaşırtmıyor. Sporcuların koşu bitimlerine yakın zorlanmış yüzlerine, dinlenme aralarında gözlerini anlık kapatışlarına, başarının getirdiği gülümsemeye ya da tam tersi başarısızlığın hayal kırıklığı olarak izdüşümüne, vücutların hatta uzuvların hazırlanışına oldukça yakın planlarla da tanık olduğumuz Visions of Eight, adeta müziğin ve sporun iç içe geçtiği; insana anatomik bir bakış niteliğinde. Açılışını 1973 yılında Cannes Film Festivali’nde yapan, 1974’te ise En İyi Belgesel dalında Altın Küre’nin sahibi olan Visions of Eight, mutlaka deneyimlenmesi gereken görsel bir şölen. (Fırat Terzioğlu)

Hair (Bırak Güneş İçeri Girsin, 1979)

Miloš Forman, Hair’den yaklaşık 7 yıl sonra katıldığı Late Night with David Letterman’da filmin yapım ve gösterim süreçlerinden bahsederken laf kaçınılmaz olarak sansüre gelir. Çünkü Hair’in televizyon gösterimleri sırasında dokuz şarkı filmden kesilmiştir. Yaklaşık 18 şarkının olduğunu ve neredeyse yarısının sansüre uğradığını ifade ederken Forman’ın gözlerinde yaptığı filmlerde ortaya koyduğu tepkinin benzerine rastlarız. Söylediklerinde kararlı, heyecanlı ve mizahın gücünü elinden bırakmadığı bir bakış açısının izleridir çünkü bu. “9 şarkıyı kestiler ve biliyorsunuz bu bir MÜZİKAL. Bir galeri sahibinin ‘Picasso’nun şu tablosunu üstten biraz kırpayım’ dediğini duydunuz mu hiç? Filme olan da tam olarak buydu” der. O an Claude Hooper Bukowski ve Sheila Franklin’in alandaki insanlara seslenişi gelmişti gözümün önüne. Ardından da Aquarius’un sözleri… Ses çıkaran gençlerin heyecanı ve azmiyle şekillenen bir dönemin rengârenk yansımasına dönüşüyor Hair. Yazıldığı, sahnelendiği, perdeye taşındığı günden bu yana anlamını her daim gençlik denen ölümsüz ruha adıyor üstelik. Miloš Forman bu anlamın yarattığı isyan bayrağını perdeye öylesine bir birlik duygusuyla aktarıyor ki o gençlerin sesleri ve söyledikleri tüm şarkılar, ezelden beri içimizden taşan ve belki seslerini fark etmediğimiz kimliklerimize hitap ediyorlar. Bizim perdeye bakıp izlediğimiz bir müzikalden öte, perdenin içinden bize bakan insanların çağrısını yansıtıyor Forman’ın yönetmenliği. Güneşin yolumuzu aydınlattığı, aydınlatacağı ama görmemiz için çaba sarf etmek gereken bir çağın da kapımızda belirdiğini anlatmak için gençliğin arasında gezindiği bir dili benimser Hair. Kalabalığın içinde fiziki olarak da dolaştığımız, gençlerin yüzlerine yakından baktığımız ve görüntü yönetmenliğinin çoğunlukla güneş yansımalarını kadrajda hissettiren çalışmasıyla tüm şarkıların özünü perdede duyumsayabildiğimiz bir eser vardır karşımızda. Hair, her zaman genç kalacak ve gençliğe güneş olacak şarkıları ölümsüz kılar böylelikle. Ve aynı şekilde Miloš Forman’ın yönetmenliğini de… (Sezen Sayınalp)

Amadeus (1984)

Miloš Forman’ın ölüm haberiyle birlikte akıllara gelen ilk filmlerden biri olan Amadeus, Akademi Ödülleri’ni kıyas alırsak yönetmenin en başarılı filmi olarak sunulabilir. En iyi yönetmen, en iyi oyuncu gibi dalları da içerisinde barındıran sekiz ödülü kucaklamayı başaran film en iyi sinematografiyi de içeren üç dalda da adaylıkta kaldı. Kısacası Amadeus, 1984 Oscarları’na 11 dalda adaylık ile damgasını vurmuştu. İleride Goya’s Ghosts’ta da göreceğimiz gibi filmin odağına Amadeus’tan ziyade onunla aynı dönemde yaşamış İtalyan müzisyen Antonio Salieri’yi koyan film, Amadeus’un biyografisine odaklanmakla kalmayıp döneminin portresini çizmesindeki başarısıyla akıllarda yer edindi. Amadeus, seyirci için tam anlamıyla bir görsel şölendi.

Forman’ın otoriteyle olan sorunlarını Amadeus üzerinden gösterdiği film, döneminin İtalyanca operasını yok sayarak Almanca operalar yaratan, otoriteyi “takmayan” bir Amadeus’u seyirciye yanıstmayı başardı. Salieri’nin “Affet beni Mozart, seni öldürdüm.”  cümlesiyle başlayan filmin anlatıcısı da olan karakterin anlatımıyla bizlere sunarak otoritenin, bir İtalyan’ın gözünden Amadeus’u ve on dokuzuncu yüzyıl Viyanası ile başbaşa bırakır izleyicilerini. Salieri’nin Mozart’tan imrenerek geçen çocukluğu, “Tanrı neden benim değil de Mozart’ın müziği aracılığıyla bizimle konuşmakta, adalet bunun neresinde?” cümleleri filmi salt bir biyografidense otorite, tanrı gibi kavramlarına da dikkat çeken bir yapım olarak göstermekte.

Tom Hulce’un günde dört saat piyano çalışarak hazırlandığı Mozart rolünün üstesinden ustalıkla gelmesi de Miloš Forman’ın zihnindeki bu şen şakrak ve umursamaz müzik dahisi için işlerini kolaylaştırdığını söylemek mümkün. Bu bağlamda eğlenceli bir bilgi olarak Mozart rolü için Rolling Stones’un solisti Mick Jagger’ın da düşünüldüğünü belirtmekte fayda var. (Ömer Şentürk)

Goya’s Ghosts (Goya’nın Hayaletleri, 2006)

Andy Kaufman’ın biyografisini beyaperdeye taşıdıktan 7 yıl sonra, 2006’da başka bir biyografi (!) filmiyle karşıladı seyircilerini Miloš Forman. Francisco Goya’nın bir başrolden ziyade yan karakter olarak karşımıza çıktığı film, Goya’nın hayatından daha çok ressamın yaşadığı 1700’ler İspanyası’na ve dolayısıyla Fransız aydınlanması, engizisyon gibi dönemi yansıtan olaylara odaklanmakta. Filmle ilgili bir röportajında da bu filmi kafasında çekmeye başladığında temel meselenin Francisco Goya olmadığını ve projenin kaynağının film okulu zamanlarında okuduğu, İspanyol engizisyonunda işlemediği bir suçun cezasına çarptırılan bir karakterden ilham aldığını belirtir.

Natalie Portman tarafından canlandırılan Inés’in, varlıklı bir ailenin kızı olmasına karşın Engizisyon Mahkemesi’ne çıkarılması ile başlayan film, bizleri aynı zamanda Javier Bardem’in hayat verdiği peder Lorenzo ile tanıştırır. Peder Lorenzo’nun, Inés’in ailesi tarafından sorguya çekilmesi ile birlikte Miloš Forman, hepimizin ortaokul – lise yıllarından alışık olduğu skolastik düşünce, karanlık Orta Çağ teması ile başbaşa bırakır seyirciyi. Kaçıp Fransızlar ile aydınlanmayı savunan bir peder, işkenceye maruz bırakılan bir genç kız… Hayat kadınlarının bir anda aristokrasiye girişi, peder Lorenzo’nun canını kurtarmak adına taraf değiştirmesi ancak bir süre sonra aydınlanmanın etkisinde kalışı ile Miloš Forman etkisi de kendisini göstermeye başlar. Forman’ın hayatında da karşımıza çıkan otoriteye karşı duruş teması, aydınlanmanın etkisindeki peder Lorenzo’da da kendisini gösterir. Yaratılan bu karanlık ve grotesk atmosferin ardında ise tüm vahşeti çizgilerine aktarmaya çalışan bir ressam olarak Francisco Goya perdede kendine yer bulur. (Ömer Şentürk)

Paylaş!