Japonya, sinema tarihinin her döneminde son derece yetkin yönetmenler çıkarmış bir ülke. İlk filmlerini sessiz dönemde çekmiş Kenji Mizaguchi, Yasujiro Ozu, Mikio Naruse gibi ustaların açtığı yoldan ilerleyerek sinema tarihine unutulmaz başyapıtlar armağan etmiş onlarca büyük Japon yönetmen sayabiliriz. Bu yönetmenler içinde belki de en ayrıksısı, filmlerini sınıflandırmanın en zor olduğu isim geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Seijun Suzuki. Kariyerine Seitaro Suzuki ismiyle düşük bütçeli B-sınıfı tür filmleri çekerek başlayan usta yönetmenin adı bugün sıklıkla anarşi kelimesiyle birlikte anılıyor. Filmlerinin büyük bir kısmı içerik olarak doğrudan politik bir tavır taşımasa da Suzuki’nin sinema endüstrisine ve genel kabul görmüş film yapma pratiklerine karşı sergilediği  duruş sebebiyle anarşi ve Seijun Suzuki kelimeleri birbirlerine çok yakışıyorlar. Günümüzde Suzuki’nin başyapıtı olarak değerlendirilen 1967 yapımı gerçeküstücü yakuza filmi Koroshi no rakuin (Branded to Kill) yönetmenin tüm bu özelliklerini bünyesinde taşıyor.

Dönemin kült oyuncusu Jô Shishido tarafından canlandırılan Goro Hanada isimli Japon yer altı dünyasının üç numaralı tetikçisine, onu indiği uçaktan alan şöfor tarafından yeni bir iş teklif edilmesiyle tipik bir Yakuza filmi gibi açılıyor Koroshi no rakuin. Filmin benzer yapımlardan ayrılıp Suzuki’nin absürt çizgisine ilk kez yaklaşması Hanada’nın oturduğu gece kulübünde içki yerine, barmenden pirinç pişirmesini istemesiyle oluyor. Bir tetikçinin kariyerini sekteye uğratacağı için aşık olmayan, içki içmeyen bir karakter olarak çizilen Hanada’nın pirince ve özellikle kaynamakta olan pirinç kokusuna olan tutkusu, film boyunca karşımıza çıkıyor. Ana karakterinin başarılı bir tetikçi olma konusunda taşıdığı motivasyonun altını filmin hemen başında çizmesinin de ötesinde, olay örgüsünden müziğine Amerikan kara filmlerini fazlasıyla çağrıştıran Koroshi no rakuin’e, Japon kültürünün geleneksel yiyeceği olarak tanımlanabilecek pirinci iliştiriyor bu tercih.  Böylelikle filme eklenen yerel katman, kaotik atmosferi daha da güçlü kılıyor.

Oldukça bilindik başlayan bu yakuza filmi, Hanada’nın aldığı zor bir görevi tamamlayamaması sonucunda başının belayla girmesiyle başka bir yöne meyledip, ana karakterin peşindekilerden kurtulup yer altı dünyasında kendini var etme çabasının hikâyesine dönüşüyor. Filme bugün bu denli önem atfedilmesi, karakterleri ve atmosferi tanıdığımız ilk yarım saatten sonra gelen ikinci bölümle doğrudan ilişkili. Çünkü deyim yerindeyse film bu andan itibaren çığırından çıkıyor tam da Suzuki’nin istediği gibi.

Ana karaktere mevzu bahis zor görevi ileten Misako adındaki gizemli ve çekici kadın, başarısız suikast girişiminin ardından Hanada’ya artık tüm saygınlığını kaybedeceğini ve öleceğinin açıkça söyler. Hemen ardından gelen seansta Hanada, kendi evinde eşi tarafından öldürülmeye çalışılır. Filmin başından itibaren yavaş yavaş yükselen kaos hissi bu sahneleyle birlikte ayyuka çıkar; olay akışı neredeyse takip edilmesi zor bir hale gelir Suzuki’nin kurgu tercihleriyle. Yönetmen suç filmi türünün de çok iyi örneklerini yapabildiğini birçok kez kanıtlamış olmasına rağmen Koroshi no rakuin’de en iyi olmak isteyen bir tetikçinin, suç dünyasının güç dengeleri içinde kendini var etme çabasına odaklanır. Olayların sonunda nereye varacağı konusunda seyircinin ilgisini tutmak önceliği değildir. Diğer yandan filmlerinin sofistike ya da felsefi olma gibi kaygılar taşımadığını, asıl derdinin kitlelerini heyecanlandırıp eğlendirmek olduğunu da söyler Suzuki. Bu iki cümle arasında çelişki hem Koroshi no rakuin’in hem de Seijun Suzuki sinemasının özeti gibi aslında. Yönetmen, sinemasal eğlence denen şeyin seyirciye sadece olay örgüsünün kolayca takip edildiği, kurgusal ya da teknik riskler alınmamış filmler yaparak sunulmayacağını fark etmiştir ki onu vizyoner kılan da tam olarak budur. O sürekli seyirciyi şaşırtmak ister, her filminde yeni olanı denemekten çekinmez. Bu noktada Koroshi no rakuin’in ne denli başarılı bir film olduğu yönetmenin mesleki olarak karşılaştığı durumlarla da kanıtlanır. Bu konuyu geri dönmek üzere şimdilik burada bırakalım.

Ana karakter Hanada’nın yaşadığı çıkışsızlık hissini seyirciye geçirme noktasında çok işlevsel olan kurgusunun yanında, Koroshi no rakuin görsel ve simgesel olarak da çok zengin bir filmdir. Suzuki’nin abartıya kaçmaktan çekinmeyen tarzı, bugün çizgi roman estetiği olarak tanımlanan kavramla paralellikler gösteriyor filmin birçok anında. Özellikle aksiyon sahnelerinde iyice görünür oluyor bu tercih. Hanada’nın bir kurbanını su borusu içinden gönderdiği kurşunla öldürdüğü sahne filmin absürdist tavrını açık eden sahnelerin en öne çıkanı belki de. Ama Suzuki bu tip sahnelerle filmin yer yer kara filme yakın duran karanlık atmosferini öylesine kusursuz dengeler ki başka bir yönetmenin elinden kolaylıkla gülünç görünebilecek tüm bu aşırılıklar kesinlikle sırıtmaz; filmin dünyasının gerekli bir parçası olarak görünür. Benzer bir durum Hanada’nın, eşinin öldürme girişiminden kurtulup Misako’nun evinde bir tür kapana kısıldığı sekans için de geçerlidir. Misako’nun evinin duvarları ölü kelebeklerle kaplıdır. Kendini öldürmek için fırsat kollayan düşmanlarından bu evde saklanır Hanada. Bir sahnede Misako, Hanada’ya onu nereye iğnelemesini istediğini sorar. Ölü kelebek imgesiyle, Hanada arasında kurulan bu benzerlik, ana karakterin içinde düştüğü durumdan kurtulmasının bir yolu olmadığının altını çizer gibidir. Yer altı dünyasından Hanada gibi onlarcası geçmiş ama hepsi suç dünyasıyla ilişkili olduğunu bildiğimiz Misako’nun duvarlarından birer süse dönüşmüştür. O an için üç numaralı tetikçi olsa da bu hiçbir şey ifade etmez, içine düşeni önünde sonunda yutan bu düzen sayısız üç numara görmüştür. Hanada, bu çıkışsızlık hissini en yoğun hissettiği anda Suzuki filmin görsel dilini kırar, ana karakterin yüzü yakın planla kadrajı kaplarken ekranda, Misako’yu çağrıştıran imgeler, yağmur, kuşlar, en çok da kelebekler belirir. Hanada’nın ruh halinin en doğrudan yansımasını görürüz. Ama bu perdede sakil görünmez kesinlikle. Suzuki’nin filmlerinde her türlü abartıya, kural tanımaz tercihe yer vardır; usta yönetmen filmlerin çatısını bunlara yer açacak biçimde kurar. Kelebeğin Japon geleneklerinde taşıdığı anlamlarla birlikte düşünüldüğünde bu sekans daha da güçlü bir hal alır. Kelebek imgesi Japon geleneklerinde genellikle evlenip yeni bir hayata başlayan kadının mutluluğu ve yaşam enerjisi gibi anlamlar taşır. Misako’nun Hanada’nın kaçmasının mümkün olmadığı bir tuzağa çekerek başarılı seyreden kariyerine yeni ve karanlık bir kapı açtığı düşünüldüğünde, ölü kelebek imgesi Hanada’nın içine düştüğü durumdan çıkışının hiç de kolay olmayacağını vurgulayarak yer altı dünyasının karanlık çukuruna düşüşünün altını çizer.

Bu andan itibaren Hanada filmin başında sergilediği profesyonel duruşu kaybedip, suç dünyasının tam göbeğinde bulur kendini. Artık içki içmeye başlamıştır, kadınlara düşmanları tarafından kullanılacak zaaflar geliştirir. Bir bataklığa saplanmışçasına yukarı çıkmak için çırpındıkça daha derine batar. Daha önce bahsettiğim kurgunun nedensellikten uzaklaşması durumu sonralara doğru iyice görünür olur. Film kaotik bir paranoya haline dönüşür. Düşmanlarıyla yaşadığı kaçma kovalamanın ardından Hanada kendini bomboş bir salonun ortasındaki bir boks ringinde bulur bir zil sesiyle açılan final sekansında. Öncekilerin yarattığı yorgunluğu dışa vurmadan son raundu bekler gibidir. Uzunca bir bekleyişin ardından gerçekleşen çarpışmada defalarca yere düşer ama pes etmez, yeniden ayağa kalkar. Ne ölür ne hayatta kalır sonunda. Bir tür delirme halinin zirvesinde sonra erer film.

Elli yıl sonra baktığımızda Suzuki’nin yaratmak istediği muğlaklık temelli kaos hali, Koroshi no rakuin’in en kıymetli yönü olarak öne çıkıyor belki de. Lâkin aynısını filmin çekildiği dönem için söylemek güç. Seijun Suzuki’nin bünyesinde çalıştığı köklü yapım şirketi Nikkatsu tarafından hiç beğenilmiyor film ve yönetmenin anlamsız, para kazandırmayan filmler yaptığı gerekçesiyle kovulmasına neden oluyor. Sonrasında şirket aleyhinde açtığı davayı kazanması sonucu haklarını tekrar elde ederek kısa bir aranın ardından film çekmeye devam ediyor Suzuki. Jim Jarmusch’tan Quentin Tarantino’ya kadar birçokları tarafından ilham kaynağı olarak gösterilen Koroshi no rakuin, filmlerinde genel geçer kuralları umursamayıp kendi doğrularını perdeye yansıtmaktan kariyerinin hiçbir döneminde vazgeçmemiş Seijun Suzuki’nin başyapıtı nitelemesini, sebep olduğu bu yasal karmaşayla taçlandırmış görünüyor bugünden bakınca. Tam da Suzuki tarzı bir tuhaflık.

Paylaş!