İyi ve kötü ile ölü ve dirinin korku sinemasıyla buluşması, insanlığın temel dürtülerine yenik düşmesine ya da bu dürtülere karşı savaş açmasına karşı bir öndeyiş gibi süregelmiştir tarih boyunca. Psikolojinin de bu temele oturarak tür sinemasını şekillendirmede büyük bir rol oynadığından söz edebiliriz elbet. Korku türünün sinemanın ilk dönemlerinden bu yana var olarak, seyircilere insan  güdülerine dair haritalar sunması da psikoloji ve sinemanın diğer türlere kıyasla en çok korku sinemasında kritik bir işlev kazandığını işaret ediyor. Bu nedenle korku türüne baktığımızda inceleyeceğimiz kavramlar, ikonlar ya da konu başlıkları aslında insan beyninin halihazırda çözülmek için bekleyen sırlarını bizlere gösteriyor.

Korkuya dair kavramlardan bahsettiğimizde çoğu zaman aklımızda ilk beliren canavar imgesi de bir tesadüften ibaret değil. Yarattığımız canavlarlarla ve güdülerimizle eş zamanlı ilerleyen bir kalıtsallıktan bahsetmemiz gerekiyor öncelikle. Bu kalıtsallık yüzyıllardan beri süregelen dürtülerden tutun da doğduğumuz anda bizi sarmalayan yaşam enerjisine kadar uzanan uzun bir yol çiziyor. Bu yolu analiz ettiğimizde ortaya çıkan veriler ise psikanalizin temelinde yatan id, ego ve süperegonun bilinçdışına gizlenmiş bir harmonisi olarak karşımıza çıkıyor. Korku filmlerinin 1930’lu yıllardaki yeniden doğuşunda karşımıza çıkan filmlerde, psikanlizin temel meselelerini irdelemek için bolca malzeme içeren yapımlardan bahsetmemiz mümkün. Uyarlamaların da sıkça karşımıza çıktığı bu dönem, yıllarca sinema tarihindeki tazeliğini ve önemini koruyacak karakterleri armağan etmiş. Bu yüzden korku sinemasının gelişimiyle, insan psikolojisinin gelişimini birlikte ele almak da kaçınılmaz oluyor kuşkusuz. Psikolojide yaşamak için gerekli olan temel dürtülerle birlikte bir takım kavramların ne derece önemli boyutlarda karşımıza çıkabileceğinden bahsetmemiz gerek öncelikle. Ego’dan bağımsız ilerleyen id, narsisizm ve tanrı kompleksiyle çerçeveleyebileceğimiz bu tablo bizi özellikle korku sineması tarihindeki iki yapıma götürüyor. Birden fazla uyarlamayla kült statüsüne erişmiş olan iki film de 1931 yılına ait olan Frankenstein ile Dr. Jekyll ve Mr. Hyde. İki film de bizler için dürtüleri ele alırken, idin süperegoyla arasındaki köprü konumunda olan egoya alternatif olarak duruyorlar. O yüzden hem türü hem de temsil ettikleri psikolojik arkaplanı anlamamız için kritik bir noktada duruyorlar.

Mary Shelley’nin 1818 yılında kaleme aldığı Frankenstein ile Robert Louis Stevenson’ın 1886 yılında kaleme aldığı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde insan beyninin temeliyle ilgilenen iki bilimadamının hikâyesini bizlere anlatıyor. Dr. Frankenstein’in ve Dr. Jekyll’ın deneylerinde güttükleri amaç her yönüyle aynı olmasa da yeni bir insan yaratmaya işaret ediyor. Biri yaşam ve ölüm arasındaki bilinmezlikle ilgilenirken, diğeri insanların içindeki melek ve şeytanla deneyini gerçekleştiriyor. O yüzden Frankenstein’ı yaşama gücüyle ve bu güç için gerekli olan enerjiyle (libido) eşleştirisek, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın da id ve egonun savaşını Frankenstein’dan aldığı mirasla devam ettirdiğini görmüş oluruz. Modern toplumun libiodoyu baskılamayı şart koşan ve süperegoyu devreye sokan gerilimiyle şekillenen iki hikâye, yaratılan iki -yeni- türün ve onların yaratıcılarının karşımıza çıkardığı tablo, toplum ve bireyin süregelen çatışmasından bir kesit sunuyor. O yüzdendir ki edebiyatta da sinemada da Dr. Frankenstein’in ve Dr. Jekyll’ın sorguya mahal vermeden “deli” olarak yaftalanmalarına ortam hazırlanmış oluyor çoğu zaman.  Bununla birlikte libido, thantos (ölüm içgüdüsü) ve eros (yaşam içgüdüsü) gibi kavramlarla bu karakterlerin iç dünyalarına inmemiz kolaylaşırken onların yarattığı diğer ana karakterlerin psikolojik temellendirmeleri de ortaya çıkmış oluyor. Yaşam ve ölüm içgüdüsünün çatışmasıyla, modern dünyayla ilkelliğin çatıştığı toplum-birey savaşında, narsisizmin bu kavramların arasından sıyrılıp yeni bir boyut kazandığı dönemeç ise bize filmler arasındaki akrabalığı göstermiş oluyor.

Bu akrabalığın detaylarına geçmeden önce iki filmin de konusundan ayrı ayrı bahsetmekte fayda var. Frankenstein’in hikâyesi ölmüş bedenlerden bir deney düzeneği yardımıyla yeni bir insan yaratma üzerine çalışmalar yapan Dr. Frankenstein’in hikâyesi. Bedenleri ve beyni birleştirerek, beynin sahibini başka bir bedende tekrar yaşama kavuşturabileceği düşüncesi yukarıda sözünü ettiğim tanrı kompleksinin bir göstergesi olsa da aslında bu durum Henry Frankentein için süperego kontrolüne geçmiş idin yani dürtülerin kontrolündeki ilkel benliğin başka bir bedende yeniden ortaya çıkmış hâli olarak yansıyor. Egonun, id ve süperego arasında bir köprüyken bu çatışmadan sıyrılıp yeni bir yol çizme arayaşının sonucu olarak da değerlendirebileceğimiz bu yaratım hâli, bireyin topluma karşı kullandığı bir çıkış kapısı konumuna evriliyor. Tanrı kompleksinin Dr. Frankenstein’da tam olarak karşılığını bulmaması da burada yatıyor. Filmin devamında sırasıyla bu “yaratılan canavarla” başa çıkamama hâli idin işleyişini gözler önüne sermekle beraber engellenemez bir korku ögesi olarak da ete kemiğe bürünmüş bir halde karşımıza geliyor. Dr. Frankenstein’in okuldaki profesörünün de yardımıyla bu canavarı durdurmak istemesinin ardından, ikisinin Frankenstein’ı bir süre için de olsa öldürebildiklerine ikna olmaları, Frankenstein’ın tekrar cana gelip profesörü öldürmeye başlamasıyla meydana gelen felaketker dizisiyle bu yeni durum git gide içinden çıkılamaz bir kaosa dönüşüyor. Franenstein’in kasabaya inip küçük bir kız çocuğunu denize atarak öldürmesiyle tepe noktasına ulaşan gerilim, kasabalı halkın onu bulup öldürme isteğine yol açıyor. Frankenstein’in bir yeldeğirmeninde yakılarak can vermesinin ardından tüm gerilim sona eriyor ve düzen tekrar sağlanıyor. Tüm bu hikâye gelişimini idin süperego’ya karşı verdiği savaş olarak okursak toplum istekleriyle birey dürtüleri arasında modernite bağlamındaki çatışmalara anlam yükleyebiliriz. Bu durumda egonun hayati bir önemi olduğunu görüyoruz. Bir denge ve uzlaşma unsuru olan ve toplumsallaşma için bir uyum sağlayıcı işlevi gören egonun ortadan kalkması hâlinde insan benliğinde uyanmaya hazır olan canavarın ne gibi bir yol çizebilecğine dair ipuçları taşıyan Frankenstein, egonun Hanry Frankenstein’in benliğinde yok olmasıyla açığa çıkan baskın dürtülerin bir yansıması da oluyor aynı zamanda. Tüm bunların yanında normların, kuralların, değerlerin tartışılabilmesi için bir toplum portresi de çizen film, normların dışında kalan ve bu yüzden canavarlaştırılan bireylerin varoluş problemlerine de bir ayna tutmuş oluyor. Varoluş probleminin nihayetinde toplum nezdinde bir korku ögesi olarak vücut bulmas,ı bireysellikle ilgili süregelen çıkmazların da bir göstergesi hâline dönüşüyor.

Frankenstein’da toplum ve birey arasında ortaya çıkan çıkmazlar bu şekilde seçilebilirken, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde ise bu noktada başka bir perspektifden bakmayı yeğlemiş. Yine 1931 yapımı olan Dr. Jekyll ve Mr. Hyde yeni bir insan yaratmaktan ziyade insanın içindeki şeytanı öldürmekle ilgileniyor. Mükemmele ulaşmayı amaçlayan insan fikrinin peşinden giden Dr. Jekyll, yaptığı kimyasallarla beyindeki şeytani bölgeyi benlikten kopararak insanları iyiye yöneltecek ve bu sayede onları ileriye götürebilecek bir deney yapmanın peşine düşüyor. Deney için hazırladığı kimyasalın Dr. Jekyll’ın teorisiyle örtüşmemesi filmin dönüm noktası oluyor böylelikle. İnsanın benliğinde taşıdığı şeytani yönden -ki bu yön Frankenstein’in yaratılışıyla birlikte gelen id’e işaret ediyor- ayrılması amaçlanırken bu yönün ayrı bir kişilik kazanmasıyla deneyi alt üst eden bir yöne evrilen film, Dr. Jekyll’ın şeytani yönünü Mr. Hyde kimliğine saklayarak, temas ettiği herkese zarar vermesiyle sonuçlanıyor. Tüm bunların sonucunda ise Dr. Jekyll’ın çevresindekiler Mr. Hyde’ı öldürerek, şeytani yönden kurtuluyorlar ama Dr. Jekyll’ı da Mr. Hyde’la beraber kaybetmiş oluyorlar. İki filmi birbirine bağlayan ve birbirinden ayıran noktalar da bu hikâye çatılarında gizli. İdi açığa çıkarmak ve onu yok etmek üzerine kurulu bu iki hikâye amaçları aynı olmasa da aynı sonuca götüren çatışmalar sunuyor bize. Burada bahsetmemiz gereken nokta birbirine zıt sebeplerden aynı sonuca ulaşmanın getirdiği ikilem olacaktır kuşkusuz. İki filmin anlatımlarının da bu farklılığın yarattığı dillerle bizlere ulaşması bu ikilemi açıklamamız için uygun ortam yaratıyor.

Universal Stüdüyoları’nın kurulmasıyla birlikte 1930’lu yılların tipik Hollywood korku filmlerine ev sahipliği yapmış Amerika’nın 1931 yılına ait bu iki yapımı, iki farklı anlatının özelliklerine sahip. Frankenstein, anlatımında belirgin noktalarıyla gözümüze çarpan Alman Dışavurumculuğu etkisini konu bütünlüğünde de sağlayarak, korku ikonu olan yaratılmış canavarı insanlar üzerine bir baskı kurma aracı olarak ele alıyor. İnsan benliğinin başka bir benliği yaratarak düzene karşı koyduğu bir başkaldırı olarak da nitelendirebileceğimiz bu tavır, akımın özelliği olan abartılı kamera hareketleri, gölgeli anlatım ve karamsar atmosferden de nasibini alarak daha iyi bir benliği düşeyen doktorun bu karamsarlığa yeniden hapsoluş döngüsünü resmediyor. Freud’un yapısal kuramının bir araç olarak Alman Dışavurumculuğu’nu desteklediği bu yapı içinde idin, benliğimizdeki varoluş sancısını ve süperegoyla olan savaşını, benliğimizin çocukluktan yetişkinliğe geçerken meydana gelen ve büyüme döneminde karşımıza çıkan çatışması olarak da ele alabiliriz. Bu durum büyümenin ve egonun, zihin yapısında var olarak dengeyi bulma hâlininin, psikoseksüel gelişim kuramındaki krizleri bir korku imgesi olarak da biçimlendirdiğinin bir göstergesi oluyor.

Bununla beraber Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’a baktığımızda mükemmeli hedeflerken tuzağa düşen bilim adamının, zihin yapısını es geçerek benliğin temelini amacına tezat bir şekilde hiçe saydığından bahsedebiliriz. Bu es geçme durumunu dürtülerin eline geçen büyük bir koz olarak gördüğümüzde, Dr. Jekyll’ın şu sözünü hatırlatmakta fayda var: “Hareketlerimizi kontrol edebiliriz güdülerimizi değil.”.  Dr. Jekyll’ın güdüleri inkâr etmeden yaşama fikrini yaptığı  deneyle birleştirince, onu sonu öngörülemeyen bir döngüye sokmuş oluyor. Kendi ağzından duyduğumuz güdüleri kontrol edememe gerçeğini benliğimizde açığa çıkardığımız ve egonun kontrolünden ayırdığımız an bizi biz yapan benlik kavramı da git gide uzaklaşıyor. Bir bakıma kendilik kavramını geliştiremeyip kimlik dağınıklığına sebebiyet vermiş oluyor(1). Zihin haritasını resmetme bağlamında birbiriyle akraba olan Frankenstein ile Dr. Jekyll ve Mr. Hyde tam da bu noktada anlaşmazlığa düşmüş oluyorlar böylelikle. Frankenstein dürtülerin var olduğunu inkar eden bir sistem için yola çıkmıyor. Bu dürtülerden yola çıkarak benliğin yolculuğunu yeniden yaratma ve toplumsal yapıya bu anlatıyla bir eleştiri getirme yolu çiziyor. Buna karşılık Dr. Jekyll ise dürtülerin inkârını baştan kabul etmiş bir toplum için mükemmel insan fikri sunarak, toplumun normlarıyla oluşturulan sözde mükemmel çoğunluğa hizmet eden ve zihin yapısı alt üst olduğu için ilkel dürtüleri bu çoğunluğun kendi yarattığı ahlaki normları kuvvetlendirmesine imkan yaratan canavarlara ortam hazırlamış oluyor. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’da birey için korku imgesini de bu ahlâki normlara hizmet eden bir canavar olarak Mr. Hyde bünyesinde görebiliriz böylelikle. Dr. Frankenstein’in ve Dr. Jekyll’ın toplum bilinçaltında karşılık bulduğu ego ise işlevi bakımından bu noktada iki farklı anlama dönüşüyor.

İnsan zihnine bakmak, kuşkusuz sinemanın anlatım araçları sayesinde beynimize çizdiği sahnelerle işimizi daha da kolaylaştırıyor. Korku türüyle bilinçdışındaki sırlara ortak olmak da James Whale ve Rouben Mamoulina’ın perdeye yansıttığı iki farklı uyarlamayla 1930’lardan günümüze uzanan kült filmlerin alametifarikalarından. Aynı zihin yapısının korkutucu derinliği gibi.

(1) Kernberg, O. (1999). Sınır Durumlar ve Patolojik Narsizm. İstanbul: Metis Yayınları

Paylaş!