Eğer sağlıklı düşünebilseydim Leonard, sana karanlıkta tek başıma güreştiğimi söylerdim. Sadece benim bildiğim, derin bir karanlıkta.”
(Michael Cunningham-Saatler)

2018’de karşımıza çıkan You Were Never Really Here (Hiçbir Zaman Burada Değildin) ve Madeline’s Madeline (Madeline Madeline’i Oynuyor), bize sinema ve zihin ilişkisi üzerine yeniden düşünme fırsatı veren iki dikkat çekici filmdi.

Lynne Ramsay’nin yönettiği You Were Never Really Here’da, Joe’nun atlatılamayan travmalarla dolu parçalanmış zihninin içinde savrulurken, Josephine Decker’in şahikası Madeline’s Madeline’de ise 16 yaşındaki Madeline’in hem bir hastalıkla mücadele eden hem de sonsuz bir yaratıcılık barındıran zihin dünyasının içinde bulmuştuk kendimizi. Aslında, bahsettiğimiz şey -elimizdeki medyumu dikkate aldığımızda- yapılması o kadar zor ve ipin ucunu biraz kaçırınca bir garabete dönüşme riskine açık bir fikir ki, ortaya çıkan eserler her iki filmin yönetmenini de günümüzün en önemli yaratıcıları arasında kabul etmemizi sağlıyor.

Edebiyatta birçok örneğini gördüğümüz, bilinç akışı diyebileceğimiz ya da zihinsel yolculuk şeklinde kabalaştırabileceğimiz biçimin hareketli görsellerle bu kadar hayret verici şekilde somutlaşmasına art arda iki filmde tanık olmak günümüz sinefillerinin en büyük şanslarından biri oldu. Bütünüyle bir insanın zihinsel dünyasına odaklanan, dışarıyı geçersiz hale getirip, geçip giden zamandan azade, zihinsel bir zamanda hareket eden bu filmlerde müzik ve tiyatro ödünç alınan sanatlar olarak dikkat çekiyor.

You Were Never Really Here’da, Ramsay, Joe’nun travmalarını, dünyadan ve çevresinden kopuk zihnini Jonny Greenwood’un da yardımıyla özellikle sesler eşliğinde önümüze getiriyor. Joe’nun tüm acılarını, bölük pörçük geçirdiği hayatını ve ölüm isteğini görüntüler kadar seslerin yardımıyla da somutlaştıran ve önümüze bulanık bir zihnin tüm çırpınışlarını sunan Ramsay, Taxi Driver’dan (Taksi Şoförü, 1976), Léon’a (Sevginin Gücü, 1994) geniş referans skalasına eş bir sinemasal zarafet çıkarıyor karşımıza. Üstelik bu filmde Joe ile hayatını kurtarmaya çalıştığı Nina arasında ne beklediğimiz türden klişe bir baba-kız ilişkisi ortaya çıkıyor ne de Joe bir kurtarıcı olarak sunuluyor. Aksine, Nina bir bakıma tüm hayatını annesiyle geçiren ve annesinin ölümüne rağmen göbek bağını hiç koparamayan Joe’nun başını okşayan bir anne figürüne dönüşüyor.

Fakat tüm bu olanların nasıl anlatıldığı meselesi belki de en önemlisi. Ramsay, kendine has bir kurguyla filmin ritmini o kadar sağlam adımlar üstüne kuruyor ki, film elimizi ayağımızı ele geçiren bir tenselliğe, somutluğa bürünüyor. Biz de Joe’nun zihninde, onun karanlığında kaybolurken bütünüyle onun temposunda savruluyor ve film bittiğinde gerçek bir sine-yumruk ile yerimizde çakılıp kalıyoruz.

Madeline’s Madeline’de ise müziğin yerini bir teatral performans alıyor. Madeline ve annesinin ikircikli ilişkisine, Madeline’in zihinsel dünyasına ve tüm hislerine onun yavaş yavaş kendi hayatına dönüşen performansında ulaşabiliyoruz. Tüm algıları, görüntüleri ve sesleri serbest bırakıp kafasının içindeki dünyayı bedeninde somutlaştıran Madeline, bir noktadan sonra gerçek hayat ile zihnindeki hayatın homojenleştiği müstakil yaşamına davet ediyor bizi. Çevresi ile tümüyle nevi şahsına münhasır bir ilişkisi olan ve bir anlamda hastalığının yaratıcı potansiyelini de kullanan Madeline’in tutkulu performansı bir başka yaşam biçimine dönüşüyor. Öyle ki bazen bir kedi, bazen bir kaplumbağa bazen ise annesinin istemediği bir evlada dönüşen Madeline, üstlendiği tüm kimlikleri yaşayıp bedeninde somutlaştırıyor. Olma durumu üzerine, bize kodlanan kimlikler üzerine, çoğalan hatta çağlayan bir zihnin isyanı gibi de okuyabileceğimiz film, Madeline’in dünyasına kapılıp sorgusuz sualsiz onun peşinden sürüklendiğimiz bir güce sahip.

Her iki yönetmen de ortaya çıkan sonuçta esas karakterlerinden aldıkları performanslar konusunda çok şanslı. Bunda özellikle oyunculara sınırsız alan açan yönetmenlik anlayışlarının payı var. Hem Decker hem de Ramsay verdikleri röportajlarda filmin ve karakterin gelişimi sürecinde bazı anlık kararlar verdiklerinden ve oyunculara belirli sınırlar dahilinde doğaçlama alanlar açtıklarından söz ediyor. Özellikle Madeline’s Madeline’de yeteneğiyle tüm filmi sırtlayan Helena Howard’ın yaptıkları parmak ısırtacak cinsten. Joaquin Phoenix’in de aşağı kalır yanı yok elbette, Joe’nun zihnindeki cam parçalarını bile elleriyle tutup gösterecek kudrette bir performans armağan etmiş bize.

Bu iki filmin buluştukları bir başka ortak nokta ise çoğu zaman bir eksiklik gibi sunulan bir durum: Hikaye anlatmamaları. You Were Never Really Here da, Madeline’s Madeline de konusu iki cümlede özetlenebilen ve anlatımcı sinemanın hiçbir şekilde yanına yanaşmayıp görüntülere, imajlara alan açan filmlerden. You Were Never Really Here’da diyalog bile oldukça az, görüntüler ve seslerden (konuşmalardan değil) başka filmin içine girmemizin bir yolu yok. Ramsay röportajlarında sessiz sinemanın biçiminden örnekler verip, “ekonomik filmler” diye bahsettiği bu filmlere sevgisini dile getiriyor ve You Were Never Really Here özelinde sessiz sinema biçiminden faydalandığını da belirtiyor.

Decker ise, Madeline’in zihnindeki görüntüleri hiçbir süzgeçten geçirmeden bırakıyor önümüze. Devamlılığı bir kenara koyup Madeline’in zihinsel sıçramaları ve akışıyla yönlendiriyor filmi. Hikayesi Madeline’in bizatihi kendisi, o an olduğu, daha sonra bir başkası olduğu ve en sonunda daha başka bir şey olduğu bir dönüşüm. Anlatımdan çok sürüklenmeye yaklaşan ve eğer içine girebilirseniz sizi de avcunun içine alıp Madeline ile birlikte sürükleyen kudrete sahip bir ritmi var filmin.

Bu aslında bize uzun süredir ne anlattığından başka bir şeyle sorgulanmayan bir sanatın hakikatte ne olduğunu hatırlatacak kadar değerli bir durum. “Neyi değil nasıl anlattığı” diye özetleyebileceğimiz ve belki de uzun süredir tartışmayı unutup bir eleştiri kriteri yapmadığımız formalizmin kıymeti bu iki film sayesinde yeniden hatırlanabilir.

Sinema üzerine düşünen, yazan insanlara filmlere yaklaşma ölçülerini bir kenara bıraktıracak, iyi ve kötü gibi yetersiz kavramlar yerine bizi de yeni kelimeler bulmaya, yeni cümleler kurmaya zorlayacak güçte iki saf sinema örneği ile karşı karşıyayız. Her iki filmin de 2018 listelerinde sık sık yer alacağını düşünürsek, daha uzun süre haklarında konuşmak ve yeni bakış açılarıyla bu iki filme yaklaşmak önümüze yeni kapılar açacaktır.

Paylaş!