İlk filminden itibaren dikkatleri üzerine çeken Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan, çevresinde yarattığı bu yoğun ilgi bulutunu büyük oranda kuşağının ruhunu ve enerjisini perdeye yansıtırken gösterdiği doğrudanlığa borçlu. Bu doğrudanlık hali, filmleri çok geniş kitleler tarafından çok olumlu karşılanmasa da seyircinin onun sinemasıyla bağlantı kurmasını kolaylaştırıyor, samimiyet ya da yakınlık duymak minvalinde hisler yaratıyordu. Bazen defalarca dinlediğimiz tanıdık bir şarkı yardımıyla, bazen de -ya da çoğunlukla- abartılı mizansenleriyle izleyicisinin duygu dünyasına girmeyi başarıyordu Dolan. Fakat geçen sene Cannes’da prömiyerini yaptıktan sonra eleştirmenlerce yerden yere vurulmasına rağmen, ödül töreninde Toni Erdmann gibi çok iddialı rakiplerini geride bırakıp Büyük Ödül’e uzanan Juste la fin du monde (Alt Tarafı Dünyanın Sonu) için benzer şeyler söylemek güç, hatta imkânsız. Dolan, altıncı filminde kendi deyimiyle olgun bir iş ortaya koymak isterken, neredeyse bir ortaokul piyesine imza atıyor.

Ölümcül bir hastalığa yakalanmış oyun yazarı Louis’in, bu durumu açıklamak için 12 yıl sonra ailesinin evine döndüğü kısa zaman aralığına odaklanıyor bir tiyatro uyarlaması olan Juste la fin du monde. Kâğıt üzerinde dahi çok riskli görünen bu konunun, Dolan’ın önceki işlerini de göz önüne alınarak bakıldığında bayağı bir duygu sömürüsüne dönüşme potansiyeli taşıdığı pekâlâ söylenebilir. Lakin bunu yapmıyor Dolan, ama öte yandan filme, özellikle de senaryoya duygu namına herhangi bir öge koymayı da ciddi anlamda unutuyor. Tiyatro sahnesinde izlenildiğinde etkileyici olabilecek metin, sinemaya uyarlandığında tam anlamıyla duygusuzlaşıyor. Daha doğrusu Dolan’ın tüm duygu ve duyularımızı ele geçirme operasyonu bir fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Louis döndüğü evde Fransız sinemasının farklı jenerasyonlarının önemli oyuncuları Léa Seydoux, Vincent Cassel, Nathalie Baye ve Marion Cotillard tarafından canlandırılan dört aile bireyiyle bir araya geliyor. Tahmin edilebilir bir ilk karşılama anının ardından Dolan, ana karakterini sırayla aile bireyleriyle birebir diyaloglara sokuyor. Fakat bu diyaloglar sinemasal anlamda öylesine yüzeysel yazılmış ki, filmin tüm anlatısı dile getirilen cümlelerle sınırlı kalıyor. Adeta bir tiyatro oyunun okuma provasını izliyoruz. Yönetmen, Bergman’a nazire(!) yaparcasına kullandığı yakın planlarla filmin dünyasını daha da sıkıştırıyor. Buna bir de bu diyaloglar esnasında ses bandına hâkim olan, hatta yer yer işitsel algımızı tamamen kaplayan şarkılarla seyircinin duyguları üzerinde kurulmak istenen dikta eklenince, izleyicinin filmle bağlantısı tamamen kopuyor.

Film, seyirciye hiç alan bırakmayan, hoşça vakit geçirerek birkaç saat oyalanmasını hedefleyen ticari ve çoğunlukla kötü yapımların insan duygularına uyguladığı manüplasyonu sanat sinemasında uygulamayı deniyor sanki. Derinliksiz bir aksiyon filminin peş peşe dizilmiş çatışma sahneleri gibi, birbirini takip eden, yoğun olmaya çalışan teatral diyalog sekansları izleyiciyi bir tür bombardımana maruz bırakıyor. Fakat bunun etkisi, bol vurdulu kırdılı bir aksiyon filminin duyularımızda yarattığı yorgunluktan farklı olmuyor. Herhangi bir filmin sadece diyaloglar üzerinden yürümesine bir itirazım yok tabii ki. Lakin Dolan’ın filminde diyaloglar ne izleyiciyi şaşırtıp ilgisini artırıyor ne de anlatının açılıp yeni boyutlar kazanmasına bir imkân tanıyor. Bu durum özellikle filmin en yüksek noktaya ulaştığı, ailenin tüm yaşanan tartışmalardan sonra bir araya geldiği yemek sahnesinde ayyuka çıkıyor. Louis, ziyaretinin sebebinden tamamen uzaklaşmış bir halde, film boyunca diğer karakterlerden dinlediklerine kendinden hiçbir şey katmayıp, annesinin ona yapmasını önerdiği şeyi yaparak aile fertlerinin arasını bulmaya kalkıyor ama bu umut veren an, yine şaşırtıcı olmayan şekilde Cassel’in canlandırdığı Antoine’nın bir türlü nedenselleşemeyen öfkesinin kabarması sonucunda bozuluyor. Aile, filmin başındaki dağınık haline dönüyor, biz seyirciler de Dolan’ın kullandığı kaba metaforla yeniden hatırlıyoruz; Louis ölmek üzereydi, bunu ailesine söylemek için dönmüştü, ama biz doksan küsür dakika boyunca Dolan’ın sevdiği şarkıları dinledik, sevdiği oyuncuları konuşturuşunu izledik. Dolan, Moby de seviyormuş.

Paylaş!