Sakin, mutlu, temiz, renkli ve huzurlu Amerikan banliyöleri, görünenin altında yatanı sorgulamaya niyet eden bazı yapımların popüler kültürün içine iyiden iyiye girmesiyle, ortak hafızamızdaki bu söz konusu özelliklerini kaybetmeye başlayalı çok oldu aslında. Bir çırpıda aklımıza gelen David Lynch imzalı Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986) ve Twin Peaks (İkiz Tepeler, 1990-1991, 2017), Bryan Forbes’un ürkütücü bilim kurgusu The Stepford Wives (1975) ya da dizi furyasının fitilini ateşleyen yapımlardan Desperate Housewives (Umutsuz Ev Kadınları, 2004-2012) ve daha onlarcasını sayabileceğimiz birçok eserde Amerikan banliyöleri, karanlık sırların o geniş bahçeli evler tarafından saklandığı, her sabah komşularına “günaydın” demekten imtina etmeyen güler yüzlü bireylerin birbirlerinin kuyularını kazdıkları, insanoğlunun içindeki her tür kötücüllüğün bir nevi merkezi olarak temsil edilir hâle geldi. Stephen King’in aynı isimli romanından ikinci kez uyarlanan It (2017)’te olayların geçtiği ve yazarın başka eserlerinde de karşımıza çıkan hayalî Derry’nin de bu türden bir kasaba olduğu söylenebilir pekâlâ.

“Ev kalbin olduğu yerdir” (Home is where the heart is) deyişinin ifade ettiği, “aile kurumunun kutsallığı” türünden muhafazakâr söylemlerin de günlük hayatta en görünür şekilde pratik edildiği, orta sınıf Amerikalıların huzur içinde yaşadıkları yerlerdir banliyöler. Tüm olumsuzluklar bireylerin içinde yaşadıkları dört duvar arasında aşılır, sorunlar evin içinde halledilir, dışarı bir şey yansıtılmaz. Kol kırılır yen içinde kalır. Aslında bu türden, neredeyse kusursuz bir hayat sürüyormuş gibi yapılıyor olmasıdır bu Amerikan kasabalarını bu denli huzurlu gösteren. Toplumu bu “mış gibi yapma” hâliyle yüzleştiren en güçlü cümle olarak, “Ev kalbin olduğu yerdir” deyişinin bir tür çeşitlemesi olan, “Ev nefretin olduğu yerdir”i (Home is where the hatred is) işaret edebiliriz. Bir Gil Scott-Heron şarkısının adı olan bu cümle, orijinal deyişin tam tersi bir durumu tasvir eder. Şarkıda Scott-Heron evi, geri dönmenin hiç de iyi bir fikir olmadığı, acıyla, sessiz çığlıklarla dolu bir yer olarak anlatır. Bu betimleme, It’in ana karakteri olan “loser” çocukların yaşadıkları evler için, öncekine göre daha doğru görünüyor.

Yetişkin olmanın arifesindeki bu çocukların hepsi, çeşitli otorite figürlerinin ya da duygu durumlarının baskısıyla mücadele etmek durumundalar. Filmin açılış sekansında küçük kardeşini kendine göre gizemli bir şekilde kaybeden (fakat biz seyirciler, küçük çocuğun, meşhur şeytani palyaço Pennywise tarafından katledildiğini görürüz) ve onu bulmak adına bu “loser”lar takımına liderlik eden Bill, hâli hazırda bu kayıp hissiyle boğuşmakta. Ekibin diğer üyeleri, babası tarafından taciz edilen Beverly, mahalleye yeni taşındığı için okulun serseri takımın en büyük hedefi durumundaki şişman ve akıllı Ben, hem ırkçı şakalara hem de ailesinin baskıcı dini eğitimine maruz kalan Yahudi Stan, neredeyse paranoyak olan annesinin tam bir hastalık hastası olarak yetiştirdiği Eddie, filmde açıkça ifade edilmese de ailesini bir kundaklama olayında kaybettiği sezdirilen Martin gibi çocuklar. Hepsi bir şekilde, gücünün yetemediği bir yükün baskısı altında eziliyor ve bununla nasıl mücadele edebileceklerinin henüz farkında değiller.

Irkçılık, bireyin kendini ifade etmesini engelleyecek düzeyde bir otorite baskısı, kaybın ardından gelen acı ve pişmanlık hissi. Gencecik bireylerin, daha ergenlik çağındayken karşı karşıya geldikleri, birlikte yaşamak zorunda oldukları bu olumsuzluklar bir şekilde “ev”lerine sirayet etmiş durumda. Evlerin içi nefes almalarını dahi zorlaştıracak acılarla, sessiz çığlıklarla dolu King’in yarattığı tipik Amerikan kasabası Derry’de. Filmde de birçok kez ifade edildiği üzere, bu bireylerin bu baskıdan kurtulmak için olayların geçtiği yaz aylarında “dışarı”da olmaları gerekiyor. Kendini var edebilmenin yolu, dışarıda ve benzer acılara, onlarda nefret düzeyinde duygular oluşturan etmenlere karşı birlik olmaktan geçiyor.

Güney Koreli usta yönetmen Chan-wook Park’ın görüntü yönetmeni olarak hatırlayacağımız Chung-hoon Chung’un titiz çalışmasının, filmin görsel dilindeki dış – iç (ya da ev) karşıtlığının kurulmasında ciddi bir etkisi var. Özellikle Beverly’nin babasının tacizlerine bir isyan olarak saçlarını keserek fitilini ateşlediği özgürleşme süreci, çocukların kasabadan bir nebze uzaklaşıp, göl kenarına gitmeleriyle iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başlıyor. Öncesindeki, çoğu karanlık iç mekanlarda ve puslu havalarda geçen sahnelerin ardından gelen bu sekansın aydınlık görsel dili, hem çocuklara hem de izleyiciye nefes aldırıyor.

Çocukların baş etmek zorunda oldukları sorunlar yukarıda saydıklarımla sınırlı değil. Onların zaaflarından faydalanan, başını Henry Bowers’ın çektiği bir serseri takımı da var karşılarında. Aslında tipik bir lise filmi zorbası olan Henry’nin içindeki kötücüllüğün nedenini açık eden sahneyle, It’in anlatısı zenginleşip katmanlanıyor. Bu sahnede Henry’nin polis olan babasının oğluna uyguladığı baskının şok edici boyutu, tüm Derry kasabasının yıllardır damarlarında dolaşan ve filmin orijinal versiyonuyla hafızalarımıza çoktan kazınmış palyaço Pennywise’in bedeninde vücut bulan kötücüllüğün sebebini de açık ediyor; insanoğlunun ta kendisi. Amerikan sinemasının dünyayı sıklıkla bu tip kasabalarla sınırlı olarak resmediyor oluşu da bu görüşü destekler nitelikte.

Sinema tarihinin en meşhur korku figürlerinden Pennywise’ın, kimilerince lanetli olduğu düşünülen Derry’de ortada çıkıyor oluşu da tesadüf değil elbette. Acının, nefretin ve bağlantılı olarak korkunun doğduğu evlerin bir araya gelmesiyle oluşan kasabanın dolaşım sistemi olarak nitelendirilebilecek kanalizasyonlar, filmin açılışının da işaret ettiği üzere tüm bu kötücüllüğün de doğum noktası. Georgie’nin Pennywise’ın tahriğine kanıp kanalizasyonda kaybolmasıyla atmaya başlayan kötücüllüğün kalbi, bu acı dolu kanın kanalizasyon sistemiyle kasabanın tüm hanelerine taşınmasına sebep oluyor. Saçlarını keserek bu kötücüllüğe karşı başkaldırıya önayak olan Beverly’nin yüzüne lavabodan fışkıran kan da bunu ifade ediyor aslında. Evin en kirli kısmı, banyosu, kan içinde kalıyor bu sahnede ve sonrasında “loser” takımı el birliğiyle temizliyor bu kanı. Direniş başlıyor!

Bireylerin yüzleşmek ve mücadele etmek zorunda kaldıkları durumların üzerlerinde yarattığı korku duygusuyla kendini var eden şeytani palyaço Pennywise da kendine mesken olarak terk edilmiş, harabe hâlindeki bir evi seçiyor. Çocukların bir araya gelerek isyan ettikleri kötücüllük nasıl evlerin içinde doğuyorsa, yine o evlerin birinin içinde yaşıyor. Eğer o kötücüllükten kurtulunacaksa, direniş de evin içinde başlamalı ve yine o evin içinde nihayete ermeli elbet.

Son yıllarda It Follows (Peşimdeki Şeytan, 2014), The Witch (2015), The Babadook (Karabasan, 2014) gibi bağımsız yapımların omuzlarında yükselen korku türünün, 1990 tarihli mini dizi It’in Andy Muschietti imzalı bu yeniden çevrimiyle, çizgi roman uyarlamalarının domine ettiği “blockbuster”lar sahnesine dönüp dönemeyeceğini zaman gösterecek. Ama Muschietti’nin 80’ler ve 90’ların büyük ve saf korku filmlerine göz kırparak yarattığı nostaljik seyir keyfi takdire şayan. Lakin karşımızdakinin salt korkutma ve eğlendirmeye dayalı bayat bir seyirlik olmadığını da söylemek gerekli. It, gerek korkunun doğuş noktasına dair önemli saptamalar yapması, gerekse korkuyla baş etmenin ancak birlik olma yoluyla gerçekleşebileceğini işaret eden metniyle sıradan “blockbuster”lar arasından sıyrılmayı başarıyor.

Paylaş!