Liberami – Kurtar Beni 

Yarattığınız ya da yaratmaya çalıştığınız “fiction” ne kadar özenli olursa olsun gerçeğin en pür hali kadar etkilemesi çok zor. Sinemanın çapının büyümesini ve hiçbir zaman ölmeyeceğini kanıtlayan şey de bu iki kavramın çarpışması kuşkusuz. Hele ki Liberami gibi gerçek olamayacak kadar kurmaca, kurmaca olamayacak kadar gerçek ve inanılması güç bir hikâyeyle karşı karşıyaysanız… Yönetmen Federica Di Giacomo, bizi Vatikan’a, hâlâ sürmeye devam eden şeytan çıkarma vakalarına ve bu konudaki eğitimlere götürüyor. Bedenlerini ele geçiren şeytanla mücadele etmek ve bu konuda destek almak isteyen, kuyruklara giren insanları, inançların yüz yıllar geçse de değişmediğini ve sürekli beslendiğini yalnızca dönemsel olarak kullanım araçlarını değiştirebileceğini görüyoruz. Di Giacomo ustaca bir bakış sunarak kamerasını ruhani bir içgüdüyle oldukça soğuk hatta buz gibi bir çerçeveyle gezdiriyor. Olayların etkileyici ve şaşırtıcı hissiyatına kapılmadan, hiçbir duygu durumuna taviz vermeden son derece minimal de bir bakış atıyor, şov yapmıyor. Zamansızlığı bir zaman gibi kullanarak mekana yerleştiren Liberami, tüm bu ritüelleri, mitleri ve gelenekleri asla yargılamıyor, kişiler üzerinden istismar etmiyor. Ancak bu kan dondurucu belgeselin ritminin ivmesini en başından beri arttıran bir şey var ki o da gerçeğin kurmaca karşısındaki gücünü yüceltmesi. Liberami‘nin belki de sinema tarihinin en epik şeytan çıkarma sahnesini de sunduğunu belirtmeden geçmemek gerek. “Lose your soul!”

Omor Shakhsiya – Kişisel Meseleler

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yarışma şansı bulan Omor Shakhsiya, festivalin Genç Ustalar bölümünde yer aldı. Yönetmen Maha Haj’ın ilk uzun metrajı olma özelliğini de taşıyan film, tatlı sert üslubuyla bir aile üzerinden İsrail-Filistin odaklı toplumsal ve politik problemlere odaklanıyor. Bir bakıma buz dağının görünen tarafı üzerinden görünmeyen kısmına böyle yaklaşabiliyoruz. Hikayesi Ramallah’tan İsveç’e kadar uzanan ailenin kendi içerisindeki ilişkileri ve derin bağlarını bir takım iletişimsizlikler ve problemler üzerinden kara mizah tonunu kullanarak, yer yer alaycı ve oldukça kişisel anlatmaya çalışan filmin belki de en büyük sıkıntısı benimsediği bu ton. Hem gerçekliğinden koparan hem de hikayenin akışı içinde ondan beslenen mizahının filme tutunmanıza ve sürekliliğini koruma çabasında epey zorladığı aşikar. Yine geçtiğimiz yıl Cannes’da yer alan Shavua ve Yom (Bir Hafta ve Bir Gün)’u de hatırlatan film, artık benzer coğrafyalarda geçen evrelerin daha kişisel ve komediyi kullanarak işleneceğinin de bir bakıma habercisi niteliğinde. Kısacası Omor Shakhsiya çok büyük beklentiler yaratmadığınız takdirde -en azından- keyif alabileceğiniz, yer yer romantik ve buruk bir tat da bırakması muhtemel bir film. 

Paylaş!