The Misandrists

Kanadalı yönetmen Bruce LaBruce’un prömiyerini Berlin’de gerçekleştiren son filmi The Misandrists (Erkek Düşmanları) festivalin “Nerdesin Aşkım?” bölümünde yer alıyor. Kariyeri boyunca kültürel normların, devletlerin ve medeni toplumların bilinen ya da üstü kapalı tüm tabularıyla uğraşarak söyleyeceklerini çektiği filmlerle haykıran Bruce LaBruce’un bu tavrı The Misandrists’tin de her köşesine sinmiş vaziyette. 1999’da Almanya’da (Ger(wo)many) bir yerde taşranın göbeğindeki bir kız okulu, yepyeni bir dünya düzenini getirecek devrimin kurulacağı yer olabilir mi? Patriarkanın ve kapitalist dünya düzeninin yıkılacağı, yalnızca kadınların özgürce yaşayabilecekleri yeni bir dünya yaratma amacıyla Big Mother (Koca Ana) tarafından kurulan Kadınların Kurtuluş Ordusu (The Female Liberation Army) adındaki feminist terörist grup, sorunlu genç kızlar için hizmet veren bir ıslah okulu kılıfındaki bu yerleşimden uzak kız okulunda devrimin geleceği gün için eğitilirler. Militarizmden kiliseye, erkek devletin ‘domuzları’ polislerden direniş kültüründeki testosteron kokan edebiyata dek filmin doya doya dalga geçmediği en ufak bir nokta yok. The Misandrists, kıyıda köşede lafını esirgeyeceği hiçbir erkil aygıt bırakmayan müthiş senaryosu ve kitsch bir görsellik üzerine inşa edilen dünyasıyla kolay kolay unutulamayacak sahneleri zihnimize kazıyor. “Bizleri bu dünyaya erkek olarak göndermeyen Tanrıçamıza şükürler olsun! Amen!”

Sameblod

Bu yıl İsveç sinemasından dünyada adından en çok söz ettiren film Sameblod (Değişim), genç yönetmen Amanda Kernell’in ilk uzun metrajı. Kendi kökeninin de dayandığı, İsveç’in kuzeyinde asırlardır yaşamını sürdüren Sami ırkının içinden bir hikâyeyle karşımıza geliyor Kernell. Küçük kız kardeşiyle birlikte eğitimleri için köylerinden yatılı okula taşınan Elle Marja, derslerdeki hırsı ve başarısıyla Samiliğinin üzerine sindirdiği gözlerden kurtulmak ve bu ırkçı kalıplardan sıyrılmak istiyor. Zekasıyla öne çıkmayı başaran Elle Marja çabaladıkça aslında kendisine sunulan eğitimden, kendisine ve ailesine yaşaması için bırakılmış kuzey topraklarından ya da neyi nasıl yaşayacağı konusunda İsveçlilerin kendisine belirlediği standartlardan fazlasını elde edemeyeceğini görüyor. Özellikle manipülasyona ve ajitasyona müsait ırkçılık konuları üzerinden sabırlı bir kurgu ve soğuk bir anlatımla sıyrılsa da, filmin senaryosu hikâyedeki her bir özneye parmak sallayıp sonra affediyor. Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nde Venice Days bölümünde gösterilen ve Fedeora En İyi Genç Yönetmen Ödülü’ne layık görülen film, istediği yaşamı kazanabilmek için kimliğini, memleketini, ailesini ve hatta ırkını reddederek geçen koca bir ömrün acısını bırakıyor izleyicisine.

Paylaş!