Personal Shopper

Oliver Assayas’ın geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde ana yarışmada yer alan ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü Cristian Mungui’yla paylaşan son filmi Personal Shopper, bir hayalet hikâyesiyle psikolojik-gerilim türünün sınırlarını genişletmek niyetinde. Assayas klasik gerilim ögeleriyle sınırlı tutmadığı ve hikâyenin başından itibaren seyircinin korku algısıyla oyunlar oynadığı filmde, ana karakter Maureen’le birlikte iki farklı dünya üzerine kurduğu gerilim unsurlarını ustalıklı tür geçişleriyle yansıtıyor. Korkunun polisiyeye evrildiği bu tür geçişleri, seyircilerin takip mekanizmasını zorladıkça ortaya basit bir hayalet hikâyesinin ötesinde, benliğini keşfetme arayışında olan bireyin yolculuğunu merkeze alan bir yapı ortaya çıkıyor. Klasik anlatının vaat ettiği neden-sonuç yapısını özellikle filmin dönüm noktalarında işler hâle getirip, gerçeği ve gerçeğin ötesindeki dünyayı bu nedensellik bağına oldukça yakın tutan yönetmenliği, korkunun kaynağıyla ilgili yeni bir bakış da kazandırıyor sinemaya. Bu bakış, mistik ve dünyevi olanın arasındaki bilinmezlikten ziyade, kendi duyularımızın bize çizdiği sınırlarla gerçekleştirdiğimiz savaşın bir göstergesi. Aradığımız cevapların, aşamadığımız hatıraların ve karşı koyamadığımız zaafların arasında dolanan kimliklerimizin ortaya çıkardığı hayaletler, yeni nesil korkularımızın esas yıldızları. Ve Assayas bu hayaletleri ortaya çıkarmakta kararlı!

Kaygı

Ceylan Özgün Özçelik’in ilk uzun metrajı olan Kaygı, İstanbul Film Festivali öncesinde Berlin Film Festivali Panaroma Bölümü’nde dünya prömiyerini yaparak seyircileriyle buluşmuştu. Filmin aldığı olumlu eleştirilerin ardından gittikçe meraklandığımız film bu yıl festivalin Ulusal Yarışma Bölümü’nün öne çıkan yapımlarından biri. Konu ve yönetmenlik itibarıyla izleyiciyi Türkiye’nin yakın tarihine dair bir yolculuğa çıkaran film, bu yolculuğu toplumsal bellekle biçimlendirip ortak hafızaya da ışık tutuyor. Yok olmaya yüz tutmuş bu ortak hafıza, formu bozulan gerçeklikle birleşip bir paranoya atmosferi yaratırken, filmin Türkiye’deki medyanın durumunu merkeze alan yapısı, ilgilendiği esas meselenin de altını ustalıkla çiziyor. Yaşamaya çalıştığımız yapay gerçekliğin içinde kendi varlığımızdan şüphe duymaya başladığımız bu yeni düzen, ana karakter Hasret’le birlikte tüm halkın belleğindeki kapanmayan yaralara işaret ediyor. Filmin iki bölümden oluşan yapısı hafızanın hapsolduğu karanlığa dair başarılı bir atmosfer yaratırken, özellikle filmin ikinci yarısının tek mekana sıkışıp kalması, mekan üzerinden ülkenin bilinçaltının haritasını çıkarması adına oldukça etkileyici bir yol izliyor. Gerçekliğe ulaşmaya çalışırken parçalanmaya başlayan dünyamızın ve belleğimizin bir resmi olan Kaygı, Hasret gibi sıkışıp kaldığımız bu boğucu kötücüllüğe dair güçlü sözleri ve başarılı yönetmenliğiyle adından uzun yıllar söz edeceğimiz bir ilk film olarak karşımıza çıkıyor.

Paylaş!