Mimosas

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali yan bölümlerinden Eleştirmenler Haftası’nda dünya prömiyerini yapan ve Büyük Ödül’ün sahibi olan Mimosas, oldukça olgun bir sinema diline sahip. Film, yönetmen Olivier Laxe ile neredeyse aynı tarz ve ekollerden diyebileceğimiz Albert Serra’nın yönettiği Birdsong ve Ben Russell imzalı Let Each One Go Where ile yol mefhumunu kavrayış ve dile getirişleri bakımından yakınlık gösteriyor ve metafiziğe yaklaşıyor. Hasta ve yaşlı bir şeyhin akrabalarının yanına gömülmek olan son dileği, yolda başka birileri tarafından gerçekleştirilmek üzere üstlenilir. Mimosas’ın hikayesi yolun başladığı noktayla denk düşer. Yani bir noktada kavram olarak yolun filmin biçimini de oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tamamiyle sıradan bir yol da değildir. Çıkış noktası olarak kişisel bir ritüelin gerçekleşip gerçekleşmeme hali üzerinden ilerlese de, Mimosas ölümle bütünleşerek birçok kişiye dokunan ruhani bir yolculuğu aktarır. Atlas Dağları’nı da arkasına alarak son derece stilize bir görsel dilin de izini süren Laxe, maneviyatın müphem taraflarını sinematografisiyle bütünleştirmeyi de başarıyor. İnanca dair meditatif bir deneyim yarattığını belirtebileceğimiz Mimosas, festivalde bulunduğu “Genç Ustalar” bölümünün hakkını veren yapımlardan.

Scarred Hearts 

Aferim! ile sofistike bir mizah anlayışıyla tarihi serüveni buluşturan Radu Jude, yeni filmi Scarred Hearts ile bu kez otobiyografik bir romandan yola çıkarak yine bir döneme temas ediyor ve yeniden kendine has mizahi tarzıyla 2016’nın en iyi filmlerinden birine imza atıyor. Romen sinemasının yakın dönemdeki en yaratıcı isimlerinden Radu Jude, (artık) tamamen kendine ait diyebileceğimiz dokunuşların altını çok net çiziyor. Ne komedi, ne kara komedi diyerek kalıplara sığdırılamayacak bir mizah tarzını benimserken, oldukça iç yakıcı ve buruk bir filme imza atıyor. 1937 yılında kemik veremi hastalarının tedavi gördüğü sanatoryumu mekan olarak benimseyen film, Romen yazar Max Blecher’ın otobiyografik özellik taşıyan romanının da beyazperdeye aktarımı aynı zamanda. Bir röportajında, trajik bir hayattan geçen ve çok genç hayatını kaybeden Blecher’ın adını daha fazla duyurma isteğini dile getiren Radu Jude’un filmde benimsediği biçimsel tercihlerle tarihe sinematik olarak farklı bir not düşme iştahı bunu kanıtlar neticede. Ele aldığı konu otobiyografik bir romandan olsa da tek bir öznenin üzerine de gitmiyor yalnızca Jude. Blecher ile birlikte aynı acıları paylaşan insanların tüm ortak duyumlarını çerçeveye sinema fışkıran bir şevkle aktarması da filmi önemli kılan unsurlardan. Scarred Hearts şüphesiz festivalde yer alan en önemli filmlerden biri.

Paylaş!