Gimme Danger

İlk gösterimini 69. Cannes Film Festivali’nde yapan The Stooges belgeseli Gimme Danger, ilk bakışta tam da Jim Jarmusch’un sevdiği sular diyebileceğimiz bir proje gibi görünüyor. Daha evvel başta Talking Heads’le de olmak üzere birçok müzik işi içerisinde yer alan Jim Jarmusch’un kendi sinema karakterini yansıtan isyan, öteki, sokak ve öfkeyi The Stooges’la aktarma isteği başlı başına iyi bir sinema deneyimi vaadi olarak kabullenişe dönüşebilir. Ancak izledikten sonra pek de öyle olmadığını açıkça hissediyoruz. Jarmusch, bize beklediğimiz o ‘‘tehlikeyi’’ anlatı olarak seçmiyor. Biraz daha klasik bir tonda The Stooges ve Iggy Pop’ta gezinirken grubun ve müziğin ateşini heyecanını geçirdiği süreçlerle beraber hissettiremiyor. Özellikle farklı biçimsel denemeler içerisine girmesine rağmen… Gimme Danger, pek de Jarmusch dokunuşunu hissedemediğimiz, müzik belgeselleri içerisinde de farklı bir perspektif sunamayan bir film olarak göze çarpıyor. Ancak film çıkışında The Stooges dinleme isteğine karşı koymak namümkün. Kendi kendimize çektiğimiz kliplere ‘’No fun, my babe’’ diye sokaklarda bağırarak bir yenisini ekleme enerjisi vermiyor da değil Gimme Danger.

Kékszakállú

Daha evvel kısaları, belgeselleriyle de adından söz ettirmeye başlayan, Arjantin sinemasının son dönemdeki yetenekli yönetmenlerinden Gastón Solnicki, Venedik’ten ödülle dönen filmi Kekszakallu ve sonraki işleriyle beraber daha da adını sıkça duyuracak gibi görünüyor. İstanbul Film Festivali’nde yer aldığı Mayınlı Bölge bölümünün hakkını verse de, aslında tam bir genç usta işi. Bela Bartok’un önemli operasından esinlenen Kékszakállú, oldukça mesafeli ve soyut bir anlatıyla hareket ederek tedirgin edici bir üslup ortaya koyuyor. Tıpkı çıkış noktası olarak belirlediği operadaki gibi iletişimsizliği merkezine oturtuyor. Başta kadın ve erkek arasındaki iletişimsizlik olmak üzere, kişinin kendisi ve ebeveynleri dahil tüm çevresine yayılan anlamlandırılamama haline odaklanıyor. Kékszakállú ne çok kişisel bir çerçeveden ilerliyor ne de olaya tamamen toplumsal bir bakış getiriyor. Benimsediği kompleks ve soyut yapıyı da düşündüğümüzde konulara yaklaştığı gibi izleyeni hikayesine çok yaklaştırmıyor. Mesafeli tarzından bir an bile ödün vermeyen Solnicki, sınıfsal problemler ve büyüme gibi olgulara da dokunmadan geçmezken, kısa süresine rağmen bu kadar çok şeyi bir arada tutup dağılma sıkıntısı yaşamıyor. Operanın insanı saran görsel-işitsel etkileyiciliğini Kékszakállú’da da görmek mümkün. Gastón Solnicki, festivalin olduğu kadar 2016’nın da gizli cevherlerinden.

Paylaş!