Büyük Kentin Hüzünlü Sakinleri

Can You Ever Forgive Me?’yi filmin içindeki tek bir diyalog ile özetlemeye çalışsak herhalde en uygun seçim şu olurdu:

Lee: Sır saklayabilir misin?

Jack: Kime söyleyebilirim ki? Tüm arkadaşlarım öldü.

Lee ile Jack’in bir barda karşılaştıkları sahnede geçen bu diyalog, yönetmen Marielle Heller’ın bize derinden kavradığı karakterleri ile ilgili yaşattığı o sahicilik anlarından sadece biri. Bu diyaloğa sinen hüzün aslında tüm filme hâkim fakat yine bu diyalogda da emareleri olan sinik mizah da filmin temel ögelerinden biri.

Henüz filmin başında, gece vardiyasında çalıştığı hukuk bürosundan kovulan esas karakterimiz Lee Israel ile tanışıyoruz. Hakikatte başarılı bir celebrity otobiyografi yazarı olan Lee, birkaç az satan kitabın ardından yalnızlığa ve fakirliğe mahkûm olmuş durumda. Yayıncısının verdiği bir partide herkes edebi yaratım, roman estetiği gibi şeyler konuşurken o etrafına bir tiksinti ile bakıyor ve önce tuvalete gidip tuvalet kağıdı daha sonrasında ise partiden çıkışta başka birine ait şık bir paltoyu çalıyor. Filmin daha onuncu dakikasında nasıl bir karakteri takip edeceğimizin farkındayız artık. Sempati duymanın pek mümkün olmadığı, alkolik, huysuz ama biraz yakından bakınca derin bir melankoliye sahip bir kadın Lee.

Hasta olan kedisini tedavi ettirmek için kitaplarını satmaya çalışan, o olmayınca zamanında otobiyografisini yazdığı Katherine Hepburn’ün kendisine yazdığı bir mektubu satan, hem kariyer hem de psikolojik anlamda bir çöküş döneminde olan Lee, bu sıralarda tanıştığı ve kendisinden bile beter durumda olan Jack ile sıra dışı bir dostluk kuruyor. Lee’ye kötü davranan bir kitapçıya birlikte kötü şakalar yapıyorlar, Mira Nair’ı telefonda trollüyorlar ama asıl büyük ”suç” Lee’nin ünlü isimlerin ağzından taklit mektuplar yazıp bunu koleksiyonculara satmasıyla başlıyor.

Lee’nin hiç fark edilmeyen ve para da etmeyen yeteneğini sonuna kadar kullandığı mektuplar, yazının kendisinden ziyade kimin elinden çıktığının değer gördüğü bir dünyada Lee’yi suçlu pozisyonuna düşürüyor. Koleksiyoncular Noël Coward, Edna Ferber ya da Dorothy Parker gibi ünlü isimlerin elinden çıktığına inandıkları mektuplara hayran kalıyorlar. Lee aslında sapasağlam bir yazar olmasına rağmen yeteneği ancak şöhretli birinin ağzından bir şeyler yazdığında fark ediliyor ne yazık ki.

Bir yandan da izlediğimiz en iyi şehir filmlerinden biri olabilir Can You Ever Forgive Me? New York uzun zamandır bir filme bu kadar yakışmamıştı bile diyebiliriz. Heller’ın bizi 90’lı yılların Manhattan’ına götürdüğü sabit, berrak karelerini takip etmek bir izleyişte doyulacak bir şölen değil. Bu doğal olarak eski ve şahane New York filmlerine dair (Manhattan, Breakfast at Tiffany’s vs) bir nostalji de yaratıyor ve filmi daha da özel kılıyor. Nostalji demişken, Jack Hock rolünde döktüren Richard E. Grant’in neredeyse Whitnail and I (1987) filmindeki kadar içmesi ve yine tıpkı oradaki gibi bohem, serseri, yersiz yurtsuz bir karaktere can vermesi de bir başka nostalji duygusu yaratıyor. Tüm arkadaşları HIV pozitif nedeniyle ölen ve kendisinin de benzer bir akıbeti yaşayacağını bilen ama buna rağmen, biraz da Lee sayesinde hayatta yeni heyecanlar bulan Jack rolündeki performansı ona hak edilmiş bir Oscar adaylığı da getirdi.

Oscar demişken, oyunculuklar ve senaryo dışında özellikle En İyi Film kategorisinde filmin adaylık alamamasının skandala yakın bir karar olduğunu söylemek lâzım. Roma (2018) ve The Favourite’i (2018) bir kenara koyarsak, Can You Ever Forgive Me?’nin diğer En İyi Film adaylarından üç dört gömlek daha iyi olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Akademi’nin hangi filmi nasıl izleyip, neye göre karar verdiğini bir kez daha sorgulatan bu durum başımızı iki yana sallamamıza neden oldu elbette.

Can You Ever Forgive Me? karakterlerini size sevdirmeye çalışan bir film değil. Araya hep bir mesafe koyuyor ve özellikle Lee’yi yaptıkları konusunda suçlu ya da suçsuz gibi göstermeye çalışmıyor. Ama o mesafenin yarattığı hüzün, filmin sonlarına doğru benim diyen izleyiciyi bile sarsacak bir yeniden buluşma ile zirveye ulaşıyor. Yaşlılığın eşiğinde, biraz da zor karakterleri nedeniyle hayatta yalnız kalmış iki eşcinselin öyküsü Can You Ever Forgive Me? Onlarla kuracağınız bağ, kardeş bir hüzün duygusunu hissetmekle mümkün olabiliyor ancak. Karakterlere içten bir sempati duyamıyorsunuz belki ama hüznün ortak zemininde buluşmak da az şey değil. Üstelik boşa giden bir hüzün de değil, nihayetinde bu filme ilham veren kitabın da ortaya çıkmasını sağlayan bir hüzün bu.

Aras Keser

Geçmişin Sesleri

Şehrin ve tarihin kaydını tutan simalar bir zaman sonra o tarihin öznelerine dönüşüyorlar. Farklı zaman aralıklarının, değişen ve dönüşen insan profillerinin ve tüm bunların arasında kurulan bağların tutanakları, bu tutanakların başını bekleyenleri ister istemez özne konumuna getiriyor çünkü. Satır aralarına atılan her bakışta ve o bakışın yorumlanmasında dünün ve bugünün birey üzerindeki etkileri de saklı. Bu etkiler teker teker açığa çıktıkça bir yazarın temas ettiği hissiyat diğer yazarın bugünü ve yarınına etki edebiliyor. İşin yazı çizi boyutundaysa bir üst perdeden ses olma vazifesi de ekleniyor bu denkleme.

Böylesi bir girizgâh geçen seneden kopup gelen Can You Ever Forgive Me? için aslında. Çünkü filmin baş kahramanı olan Lee Israel’in yazarlık kariyerini doğrudan etkileyen bir olaydan yola çıkan hikâye bizi yalnızca gerçek olaylardan esinlenilmiş bir yapıtla baş başa bırakmıyor; aynı zamanda 1990’ların Amerikan Çağdaş Edebiyatı’yla 1920’lerden bugüne gelen yazarların etkilerini bir araya getiriyor. Mekânlar ve yaşanmışlıklar belli, ama üzerine geliştirilen yorumlar cümlelerin yaratıcılığında günü yeniden biçimlendiriyor. Bu yeniden biçimlendirme hâli elbette filmde bahsi geçen “olmayan” mektuplar yazma eylemiyle suç teşkil eden boyutlara ulaşsa da bir yazarın kendi tarihiyle ve bu tarihi yazarlık mertebesinde yorumladığı yerle örtüşüyor. Lee Israel yetenekli ve tanınan bir biyografi yazarı olmasına rağmen 90’larda kitaplarını rahatlıkla yayımcılara kabul ettirebilen bir konumda değil. Nedeni ise her an her şekilde karşımıza çıkan “isim yapma” mevzusundan ileri geliyor. Hem yazarın isminin çok satmayacağı hem de ele aldığı biyografilerin çok rağbet görmeyeceği kanaatinde olan yayımcıların Lee’nin kariyerini doğrudan baltalayan kararları, yazarın yaratıcı sürecini parasızlıkla sürdürmesi zorluğuyla baş başa bırakıyor. Fanny Brice biyografisinin çalışmalarını sürdüren Lee’nin tesadüf eseri Brice’ın yazdığı bir mektubu bulması arşivlerin ve kayıtların kendi kariyerini ve yaşam kaynağını sürdürebilme olanağını aklına getiriyor böylece. Sonra da neredeyse 400 (ve daha fazla) hayali yazışmalar başlıyor Lee’nin hayatında. Bu yazışmalar Noël Coward, Dorothy Parker, Louise Brooks, Edna Ferber, Lillian Hellman arasında geçedursun, bu kadro bizi Lee’nin yazdığı sahte mektuplardan alıp New York’un 1920’li yılların edebiyat çevresine de götürüyor bir yandan. Film bunu belirli sahneyle ya da isimler dışında kurduğu bir bağlantıyla yapmıyor elbet ama açtığı bu arşiv kanalıyla Amerikan edebiyat çevrelerine dair filmin dışından getirdiğimiz bilgi seyirciler nezdindeki arşivci ruhu da tetikliyor.

O yılların edebiyat çevresine baktığımızda çoğunlukla yukarıda bahsi geçen isimleri duyduğumuz ve eserleriyle baş başa kaldığımız bir ortam var. Bu ortam zamanın yuvarlak masasıyla meşhur olmuş Algonquin Hotel’iyle de kesişiyor. Çünkü Algonquin Hotel neredeyse 10 küsür yıl boyunca New York’un kültür, sanat, edebiyat hayatına damga vurmuş -ve vuracak- olan isimlere, salonunda sunduğu yuvarlak masasıyla bir entelektüel alan yaratmış bir mekân. Bir nevi zamanın ruhunu kaydetmiş de diyebiliriz bu hotel için. Dorothy Parker’ın şiirlerini, öykülerini besleyen, The New Yorker’ın fikren ortaya atıldığı ilk yer olan, yazarların kendi aralarında bulundukları fikir alışverişlerinin sonrasında çeşitli edebiyat dergilerinde karşılık bulduğu bir mekân burası. Onların kendi aralarında konuştukları her şey sonrasında eserlerine yansımış ve bir şekilde bu entelektüel alışveriş yılları aşarak okuyucuların sesleriyle birleşmiş bugünlere kadar gelmiş. 1990’lardaki durağımızda Lee Israel için de bu sesler kendi yazarlık deneyimi için önem teşkil ediyor elbette. Beslendikleri kanal aynı, şehrin ruhu aynı, yazarların seslendiği meselelerin işaret ettiği noktalar aynı. Diyalogları ve duyguları iyi tahlil edebilen bir yazarın, kendi sesini duyurmak için o yazarların seslerini ödünç alma hikâyesi aslında Can You Ever Forgive Me? Bu ödünç alma sürecini de nasıl ki dönemin yazarları arkadaşlıklarının gücüyle kendi yollarını bulabilmişlerse, Lee’nin ve Jack’in arkadaşlıklarını bu yolda paralele bir anlatı sunarak yapıyor. Belki onların bir yuvarlak masa toplantısı yok ama bar tabureleri var. Lee de Jack de bu bar taburelerini kendi hayatlarının muhasebesini çok iyi bilen iki aksi arkadaş olarak paylaşıyorlar. Yaşları, meslekleri, eylemleri istedikleri zaman görünür istedikleri zaman da görünmez olabiliyor. Kendi hikâyelerinin yazarı olarak karşımıza çıkıyorlar onlar filmde. Mektupların seslerini kendi seslerine dönüştürüp gerçeğin ve kurmacanın kesişeceği yerleri yaşayarak tahayyül ediyorlar. Aslında yönetmen Marielle Heller’ın da filmi çekerken izlediği bir yöntem bu. Gerçek hayat hikâyelerinin tekdüze ve belki konusuna göre dozu belirlenen öğretici anlatısını gerçeğin sinema medyumuyla nasıl yansıdığı düşüncesiyle dönüştürüp, gerçekte yaşamış simaları kendi yarattıkları kurmaca dünyanın penceresinden ses veriyor. Nasıl ki Lee okuduğu ve kitaplarla arkadaşlık kurduğu yazarların inandırıcı seslerini yansıtabiliyorsa mektuplarda, Heller da ele aldığı gerçek kahramanın kurmaca bir dünyadaki yeniden karşımıza çıkan suretini yansıtabiliyor. Biyografi türünün yapısını yazar-okur ilişkisinden yönetmen-seyirci ilişkisine değiştirebiliyor. Melissa McCarthy’nin Lee’sinde ve Richard E. Grant’in Jack’inde -ki Grant’in Whitnail’inin bile dünden bugüne bir filmden bir başka filme gelip dönüşerek bıraktığı izleri görebiliyoruz- canlandırdıkları karakterlerin beslendikleri ruhlar ve o ruhların kendi kimliklerini bıraktıkları yazılar mevcut. Hâl böyleyken bu kadar incelikle işlenmiş, zamanın ruhuna sinemanın anlatı imkânlarını kullanarak metinlerarası anlamlar katan ve yönetmenliğiyle parlayan bir filmi ödül yarışında yeterince görememek hem şaşırtıyor hem de üzüyor.

Marielle Heller, Melissa McCarthy ve Richard E. Grant ortaklığı da geçtiğimiz yılın sonraki yıllara kalacak olan arşiv niteliğindeki yapıtına dönüşüyor Can You Ever Forgive Me?’yle.

Sezen Sayınalp

Paylaş!