John Cassavetes’in 40,000 dolar gibi düşük bir bütçeyle çektiği ilk filmi Shadows (Gölgeler, 1959), sinema tarihçisi Geoff King tarafından “1950’ler ve 1960’lar Amerikan alternatif filmleriyle, sonrasında gelen bağımsız hareketin arasında bir köprü” olarak tanımlanır.[1] Bu film, o döneme kadar özellikle Amerika çıkışlı anlatı sinemasının yapısına ciddi bir meydan okuyuştu. Sinemayı, bireylerin kendini ifade edebileceği bir mecraya dönüştürüyordu. Cassavetes’in genel geçerle her zaman kavga hâlindeki tutumuyla birlikte düşünüldüğünde bu yaklaşım, kendinden sonra gelen onlarca sinemacıyı etkilemekle kalmadı; onların yolunu da açtı. Cassavetes’in cesaretinden ilham alan birçok yönetmen, konvansiyonel Hollywood sinemasının kodlarına doğrudan saldıran, daha öncesinde ticari filmlerde pek görülmeyen seks, şiddet, uyuşturucu gibi ögelere yer verdikleri filmleriyle yeni bir Hollywood inşa ettiler. Cassavetes’ten Scorsese’ye, Tarantino’ya uzanan bu Amerikan bağımsız sineması zincirinin son ve hâlihazırdaki en güçlü halkasının Safdie Kardeşler olduğunu söylemek abartı sayılmaz sanırım.

Josh ve Benny Safdie’nin son filmleri Good Time (Soygun), Cannes’da ana yarışmada yer alarak genç yönetmenleri, bir üst seviyeye çıkardı. Safdie Kardeşler’in her yeni filmle yükselen ayak sesleri Good Time’la, en azından şimdilik, zirveye ulaşmış görünüyor. Tanrı olarak tanımladıkları Cassavetes’ten aldıklarını, genel geçer kalıplara uymama, şehrin ruhunu yansıtabilme gibi özellikleri çağımızın dinamizmiyle birleştirirken bağımsız sinemanın geçmişi ve geleceği arasında özel bir noktada duruyor Safdieler.

Girişte Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen başlangıç filmlerinden biri olarak andığım Shadows, her anlamda dönemin New York’uyla doğrudan ilişkili bir filmdi. Beat Kuşağı yıllarında, New York’ta yaşayan üç kardeşin hayatlarına odaklanan filmde, karakterlerini sıklıkla şehrin sokaklarında göstererek lokasyonu anlatının içinde önemli bir konuma yerleştiriyordu. Bu hâliyle Shadows hâlâ, karakterlerinin içinde oradan oraya savruldukları New York’tan bağımsız düşünülemez bir film olarak anılır sıklıkla. Şehrin, filmin içinde sadece bir mekân olarak kalmayıp, hikâyenin gidişatında önemli bir unsur olarak kullanımı Safdie Kardeşler’in de sinemasının en önemli özelliklerinden biri. Josh Safdie’nin tek başına yönettiği The Pleasure of Being Robbed (Soyulmanın Hazzı, 2008), ana karakteri Eleonore’un sokaklarda oradan oraya dolanıp, küçük hırsızlıklar yaparak hayatına devam etmesine dair film bir olarak tanımlanabilir. Doğrudan belirgin bir hikâye akışına sahip olmayan film, New York’ta kaybolmakla, hayatta kalabilmek arasında gidip gelmenin hissine odaklanıyordu daha çok. Bu yaklaşım Safdie Kardeşler’in birlikte yönettikleri ilk film Daddy Longlegs’e (2009) de hâkimdi. Bekâr bir babanın iki oğluyla, bir türlü sağlam bir zemine oturamayan, yer yer komik, yer yer de karamsar ilişkisine odaklanan bu filmde de New York, sokakların pisliği ve tüm çıplaklığıyla ciddi bir yer kaplıyordu. 

Safdie Kardeşler’in dikkatleri iyiden iyiye üzerlerine çektikleri 2014 yapımı Heaven Knows What (Yalnız Cennet Bilir), şehri filmin merkezine yerleştirme noktasından kesinlikle bir başyapıttır. Sokaklarda yaşayan uyuşturucu bağımlısı bir çiftin karmaşık ilişkisini izlediğimiz film, sinemada eşine rastlamanın pek kolay olmadığı bir gerçeklik hissiyle perdeye yansıtır New York’u. Dünyanın en büyük metropolünün arka sokaklarında pisliğe bata çıka yaşanmaya çalışılan bir ilişkinin duygusal yükü ve şehrin arka sokaklarından beş parasız hayatta kalmak için gösterilen çaba, iç içe geçerek kapkaranlık bir dünya sunar izleyiciye. Sahicilik hissinin bir kısmını da ana karakterin yaşamından yola çıkılarak oluşturulan senaryosuna borçlu olan Heaven Knows What, izleyicisine karakterlerinin içinde yaşadığı şehri iliklerine kadar hissettirecek güçte bir yapım.

Orada olma, ya da Safdie Kardeşler filmografisi içinde düşünürsek New York’ta olma hissi Good Time’ın da en önemli özelliği belki de. Daha önceki filmlerinde çok belirgin bir olay örgüsüne yer vermeyen Kardeşler, Good Time’ın merkezine bir soygun yerleştirerek bir bakıma yeni bir maceraya atılıyorlar. Filmin ana karakteri diyebileceğimiz Connie’nin, zihinsel engelli kardeşi Nick’le birlikte kalkıştıkları soygun başarısızlıkla sonuçlanıp, polislerle yaşadıkları kovalamaca sonucunda Nick’in yakalanmasıyla açılıyor Good Time. Sonrasında Connie, kardeşinin serbest kalması için gereken kefaret parasını bulabilmek için, neredeyse hiç bitmeyecek gibi hissedilen bütün bir gece boyunca New York sokaklarında türlü badirelere bulaşıyor. İşte Safdie Kardeşler’in yönetmenliklerini bir üst seviye çıkarmalarının sırrı da tam olarak burada yatıyor. Önceki filmlerinin düşkün karakterleri şehirde belirgin bir olay örgüsü olmadan salınırken, Connie’nin çok önemli bir motivasyonu var. New York aynı New York belki ama Good Time, yönetmenlerin filmografisinde aksiyon düzeyi en yüksek film. Ama tüm gece boyunca süren aksiyonun içinde Connie’yi izlerken, New York’un varlığından bir an olsun dâhi uzaklaşamıyoruz ve bunu görsel yapısı büyük ölçüde yakın planlar üzerine inşa edilmiş bir filmde başarmak ciddi bir ustalık göstergesi. Karakterlerin yüzleri kadrajın neredeyse tamamını kaplarken bile şehrin ışıkları yüzlerine vuruyor. Şehir adeta başta Connie olmak üzere tüm karakterlerin tenine işlemiş durumda. Kamera New York’un neon ışıklarıyla aydınlanan yüzlerden uzaklaştığından, kadraja giren reklam tabelaları, sokak lambaları, binalar izleyiciye yaşayan mekân hissiyatını sonuna kadar geçiriyor.

Olay örgüsünün omurgasını oluşturan koşturma, çabalama, hatta debelenme hâlinin sonucu olarak perdeye yansıyan aksiyona ve Connie’nin başına gelenler sebebiyle türlü suçlara bulaşıyor olmasına rağmen Good Time’ın, suç filmi tanımının dışına kolaylıkla taşabilecek güçte bir dramatik yapısı da var. Yönetmenler, Connie’nin eylemlerinin altında yatan motivasyonu filmin hiçbir anında devre dışı bırakmıyorlar. Aksiyonun temposunun çok iyi ayarlanmasıyla yakalanan bu denge, Connie’nin tüm bu pisliğe bulaşmasının sebebini sürekli hatırlatıyor izleyiciye. Connie, kendine ihtiyacı olduğunu bildiği kardeşi Nick’i dışarı çıkarabilmek için bu koşturmacanın içinde. İzlediğimiz “Acaba sonunda ne olacak” cümlesine bağlanmıyor, hep “Acaba Connie Nick’i hapisaneden kurtarabilecek mi?” sorusuyla takip ediyoruz tüm olan biteni. Safdie Kardeşler filmin ortasına yerleştirdikleri hapishane sekansıyla da işaret ediyorlar ki, izlediğimiz Connie’nin başına neler geleceğine dair hikâye değil, hapishane şartlarında hayatta kalması çok zor olan bir kardeşin kurtarılmasıyla ilgili. Bu noktada kariyerinin en iyi performanslarından birini ortaya koyan Robert Pattinson da ayrı bir parantez açmakta fayda var. Kardeşine dair duyduğu endişe Pattinson’ın canlandırdığı Connie’nin yüzünden hiç eksilmiyor film boyunca. Aksiyon yavaşlayıp görece olarak nefes alırken de, son sürat koştururken de. Bu incelikli oyunuyla Pattinson, Safdie Kardeşler’in düşkün ama melankolik New Yorklu karakterler galerisine bir yenisini ekliyor.

Yönetmenlerin kurduğu, kurtulmanın mümkün olmadığı, içinde ancak oradan oraya koşturulabilen New York atmosferinde, filmin müziklerine imza atan deneysel elektronik müzik sanatçısı Oneohtrix Point Never’ın da payı büyük. Kendisi de Safdie Kardeşler gibi New Yorklu olan müzisyenin, filmin ses bandını sıklıkla domine eden müzikleri, filmin kurmak istediği dünyayı daha da karanlık, daha da yoğun bir hâle getiriyor. Şehrin ışıklarının, yakın planların görsel anlamda yarattığı çıkışsızlık hissinin üzerine bir katman daha ekliyor. Safdieler, film boyunca ne görme, ne de duyma duyumuza rahat veriyorlar. Heaven Knows What’ın da önemli unsurlarından biri olan, deneysel denebilecek müzik kullanımı, Good Time’da filmin daha da önemli bir unsur olarak yer alırken, yönetmenler bu konudaki cesaretlerinin karşılığını, New York’un arka sokaklarının bireyler üzerindeki etkisinin fiziksel bir karşılığını bularak alıyorlar.

Safdie Kardeşler’in kariyer seyrine bakıldığına görülen sürekli gelişim hâli, onların günümüz sinemasının önemli yönetmenleri arasına gireceğini işaret ediyordu aslında. Özellikle, kendi içinde bir kısır döngüye girmiş bağımsız sinema özelinde düşünüldüğünde, yeni bir soluk oldukları aşikâr. Çağımızın içinde kaybolmayı ziyadesiyle kolaylaştıran, hız ve telaştan doğan ruh hâlini yakalarkenki becerileri; bir film için seçilebilecek belki de en karmaşık lokasyon olan New York’u perdeye yansıtmadaki hâkimiyetleri; ve başarısız, varla yok arasında gidip gelen karakterleriyle bütünlüklü ve heyecan verici bir filmografi inşa ediyorlardı hâlihazırda. Bu olumlu özelliklerin gücünü kaybetmeden, son derece güçlü bir dramatik yapı üzerine kurdukları suç öyküsü Good Time, senenin en iyilerinden biri olmanın da ötesinde, neredeyse her açından kusursuza yakın modern bir başyapıt olarak anılmayı sonuna kadar hak ediyor. Dahası Safdie Kardeşler hâlâ çok genç ve yapacak daha çok seyleri var. New York’un yeni krallarına selam verin!

 

Notlar:

[1] Yannis Tzioumakis, American Independent Cinema: An Introduction, (Edinburgh University Press, 2006), 174.

Paylaş!