Wind River | Kardaki İzler

Son olarak, festival yolculuğu Oscar adaylığına kadar varan Hell or High Water’ın (İki Eli Kanda, 2016) senaristi olarak hatırladığımız Taylor Sheridan,  Wind River’la ikinci kez yönetmen koltuğuna oturuyor. Filmin senaryosunda da imzası bulunan Sheridan, bu kez dram yönü ağır basan bir suç hikâyesi anlatıyor seyirciye. Karlarla kaplı kasabada, genç bir kadının cansız bedeninin bulunmasıyla başlayan polisiye öykü, bölgedeki yerel güvenlik güçlerine bir FBI ajanının katılmasıyla başlayan soruşturma süreciyle yüzleştiriyor bizi. Süreç ilerleyip kasaba sakinlerinin yaşamlarına dâhil oldukça, bu izole kasabanın içine kapanık yapısının tetiklediği karanlık olayların varlığından haberdar oluyoruz. Filmin genel atmosferi de bu koyu dramların ve kasabayı kaplayan bembeyaz kar örtüsünün tezatlığı üzerine kuruluyor. Kar eşelendikçe altından çıkan karanlık, filmdeki karakterlerin tenine işlemiş durumda. Fakat Wind River’ın dram yönü Sheridan’ın gösterişsiz ama işlevsel yönetimiyle bir yere kadar iyi işliyor diyebiliriz. Filmin polisiye sürecinin izleğinde ciddi sorunlar var. Birçok nokta yeterince güçlü bir şekilde nedenselleştirilmeyen ve çalakalem bir şekilde oldubittiye getirilen kırılmalar, filmin anlatısının etkileyiciliğinden çok şey götürüyor. Hâl böyleyken, filmin iyi kurulan dramı da gücünü yitiriyor. Taylor Sheridan’a Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü getiren Wind River’da hissedilen en büyük eksiklik, Hell or High Water’da çok iyi bir örneğini gördüğümüz incelikli bir senaryo.

The Shape of Water | Aşkın Gücü

Guillermo del Toro her filmine hayal gücünü katmayı bir şekilde başaran yönetmenlerden biri. 1993 yapımı ilk filmi Cronos’tan, geçtiğimiz ay Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’a uzandığı The Shape of Water’a kadar bu durum değişmedi. Fakat bu hayal gücünün filmlere etkisi her zaman başyapıtı El laberinto del fauno’da (Pan’ın Labirenti, 2006) olduğu gibi işlevsel olmuyor. The Shape of Water da bunun tipik bir örneği. Özünde bir Güzel ve Çirkin varyasyonu olduğunu söyleyebileceğimiz film, Soğuk Savaş dönemine bir araştırma merkezinde çalışan dilsiz bir temizlik işçisiyle, bu merkeze getirilen amfibik bir yaratığın aşkını anlatıyor. En başından beri bunu bir masal gibi kurguladığı belli del Toro’nun, lakin filmdeki neredeyse her öğe derinlikten ve orijinallikten olabildiğine uzak. Marc Caro ve Jean-Pierre Jeunet ikilisinin La cité des enfants perdus (Kayıp Çocuklar Şehri, 1995) filmin görsel tasarımlarını fazlasıyla çağrıştıran bir dünyada geçen olaylar da son derece derinlikten uzak işleniyor. Hatta bazen hiç işlenmiyor bile. Soğuk Savaş’ın konuya zenginlik kazandırmak için filme yalapşap teyellenmesiyle, Laberinto del fauno’daki İspanya İç Savaşı’nın filmin anlatısına yaptığı katkı arasında dağlar kadar fark var örneğin. Yakaladığı kimi sıcak anlara rağmen, The Shape of Water karanlık atmosferi ve karikatürizeliği arasında dengeyi kuramayan, özensiz bir masal, bir izle unut filmi.

Paylaş!