L’amant d’un jour | Günübirlik Sevgili

Philippe Garrel, her yeni filmiyle ne bekliyorsanız onu aldığınız, hatta fazlasını bile bulduğunuz yaşayan sayılı yönetmenlerden. Tüm verimliliğini niteliğini koruyarak besleyen Garrel; açılışını 70. Cannes Film Festivali Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde yapan yeni filmi L’amant d’un jour ile bunun altını bir kez daha çiziyor. Diyalogları, melankolisi, obsesyonuna bal çalarak acı çeken karakterleri ve aşkı işleyişi itibariyle yine yeni ve yeniden keyifli bir seyirlik sunmayı başarıyor. Her ne kadar -tabii daha yukarıda olacağını beklemek ne kadar doğru- önceki filmlerinin yanında biraz daha aşağıda anılsa da; sevgilisinden ayrılan ve aşk acısı çeken Jeanne’in babasının yanına taşınması, orada babasının kendinden oldukça genç kız arkadaşıyla tanışması üzerinden Garrel dokunuşlarını buram buram hissettiğimiz çok farklı bağlar taşıyan aşk ilişkilerini sunuyor. Masumane lirizmini Garrel’in mizahi üslubundan da ödün vermeden izlediğimiz L’amant d’un jour, trajedisini izleyeni boğmadan anlatan, aslında sınırlarını da bilen bir film. Büyük beklentilerle gitmediğinizde ve Le Révéateur (1968), Les Amants réguliers (2005), L’Enfant secret (1979) filmlerindeki Garrel formunu aramadığınızda izleyenleri kuşkusuz tatmin edecektir.

The Party

Orlando (1992), Yes (Evet, 2004), Rage (2009) ve Ginger & Rosa (Bir Hayalizim Vardı, 2012) gibi filmlerden hatırladığımız Sally Potter, 5 yıl aradan sonra The Party ile geri döndü, üstelik 67. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yarışarak. Adından da mütevellit The Party, bir buluşma/toplaşma filmi. Potter’a göre ise belli ki karanlık bir parti olarak dizayn edilmiş… İnanırsak tabii. Şayet film hakkında iyi bir şeyler yazmak ve buna kendimi inandırmak için zorlasaydım tam da bu cümleyi kurabilirdim. Tıpkı Potter’ın tüm film kurmaya çalıştığı yavan ve kendini inanmak zorunda bıraktığı söylemleri gibi. The Party siyah beyaz olması dışında ne karanlık bir ‘davet filmi’, ne de zekice ve sivri dilli işlenmiş bir politik alt metne sahip. Kadrosunda Timothy Spall, Cillian Murphy, Patricia Clarkson ve Bruno Ganz gibi önemli isimleri barındıran The Party, kutlama için toplanan ve birazdan başlarına geleceklerden habersiz bir grup insanı anlatıyor ya da anlatmaya çalışıyor. Kurmaya çalıştığı alegoriden bihaber ilerleyen bir kurguya sahip olan The Party, demode olmaktan öteye ne yazık ki gidemiyor. Öyle ki, filmden keyif almak için zorunda bıraktığı tek yol olan ‘evet, ben bu düşük zekalı anlatıyı kabulleniyor, 71 dakika nasılsa hemen geçere sığınıyorum’ fikrine bile kendinizi bıraksanız tahammülü çok zor.

Paylaş!