120 battements par minute | Kalp Atışı Dakikada 120

Bu sene Büyük Ödül’ü aldığı Cannes’dan beri yılın belki de en çok beğeni toplayan ve konuşulan filmi 120 battements par minute, görenleri uzun yıllar hatırlarından silinmeyecek bir iki buçuk saat ile başbaşa bırakıyor. AIDS hastalığı ve hastaları üzerine daha çok dikkat çekebilme, iletişimsel ve pratik destek sağlayabilme amaçlı eylemler yapan aktivist grup ACT-UP’ın Paris ayağındaki ekibinin içinde geçiyor film. Henüz ilk sahneden itibaren grubun üyelerinin arasında onlarla aynı sıralarda oturarak, hatta gruba yeni katılmış birer üye gibi karşılanarak davet ediliyoruz ritmi güm güm atan bu filme. Seyircinin yerleştirildiği bu konum filmin marifetlerini sergilemesi açısından da çok önemli bir tercih. Film boyunca bir eylemin nasıl yapılacağından medya kullanımına, tartışma kültüründen ilaç dağıtım sistemine kadar değindiği her konuda seyircisinin de bir fikir sahibi hatta katılımcı olmasını istiyor Robin Campillo. Münazara takip eder gibi başlarken gerçekten de grubun birer üyesi gibi tanıştığımız karakterlerle birlikte heyecanlanıp birlikte hareket ediyoruz. Filmi bir belgesel olmaktan azade kılan iskelet hikâyesinin de bu denli güçlü olması, kurulan bu duygusal bağın altında yatıyor. Hikâyenin içinde dönen üslup ile filmin dilinin arasındaki tutarlılık ise belki de filme en karakteristik özelliğini kazandırıyor ve film de basbas seyircisini ayağa kalkmaya, hakerete geçirmeye çağırıyor.

England Is Mine | İngiltere Benim

Müzik dünyasının yaşayan efsanelerinden Morrissey’in hayatının bir kısmının sinema filmine konu olmasının bir yere kadar kaçınılmaz ve kağıt üstünde kimsenin izlemeye “hayır” diyemeyeceği bir proje olduğu aşikarken  England Is Mineböyle bir fırsatı aleyhine çeviriyor. Yapım ekibinin arkasında Control’dan tanıdığımız Orian Williams’a borçlu olduğumuz hevesler, kariyerine ev sahibi avantajıyla başlayan Manchesterlı Mark Gill tarafından kursağa diziliyor. Morrissey’in müzik kariyeri öncesi gençlik dönemini kapsayan film her yıl birkaç örneğiyle sıkça karşılaştığımız formül biyografik filmlerden birisi olarak kalıyor. Bunu yaparken ne muadilleri gibi sanat tasarımı, kostüm, makyaj gibi teknik alanlarda etkin olabiliyor, ne de tekdüze senaryosu az sayıda bile olsa hatırda kalacak sahne çıkartabiliyor. Özellikle başkarakterinin adının Steven Morrissey olmasıyla filmin Morrissey hakkında olduğuna dair ipuçları veren film The Smiths kültürüne, 1970’ler Manchester’ına, Morrissey edebiyatına, sivri diline, romantizmine, politikasına dair hiçbir şeye sahip değil. Film pekâlâ 20. yüzyılın herhangi bir döneminde, İngiltere’nin bir şehrinde hayatını eline almaya çalışan yirmili yaşlarındaki herhangi bir genç adamın kötü anlatılmış bir hikâyesi de olabilir.

Paylaş!