Jeannette, l’enfance de Jeanne d’Arc | Jeannette

Jeanne d’Arc’ın tarihi serüveni, Yüzyıl Savaşları’nda Fransa’nın İngiltere işgaline karşı gelişen bir inanç hikayesinden ileri geliyor esasen. Henüz 15 yaşında olan bu genç kızın yolculuğu,  hem onun kendi içinde haksızlığa karşı geliştirdiği mücadeleci bir tutumun, hem Fransa’nın bağımsızlığının tezahürü. Bruno Dumont’un, Jeanne d’Arc’ın savaşa korkusuzca yol almadan önceki yaşamına odaklanan filmi Jeannette ise Jeanne d’Arc’ın tarihsel konumu çerçevesinde şimdiye kadar anlatılanlardan farklı bir doku yaratıyor. Bu doku, onun 15 yaşında Fransa için savaşma kararını nasıl verdiğine dair bir masalla biçimleniyor. Jeannette’in çocukluğu ve ilk gençliğinin anlatıldığı bu büyüme evresinin büyülü yanı da Dumont’un bu hikâyeyi bir müzikal olarak tasarlamış olması. İlk başta ilginç bir fikir gibi gelen bu tercihin Jeannette’in yetişkin olma yolculuğunda oldukça isabetli olduğu aşikâr. Kaosun hüküm sürdüğü bir coğrafyanın ve belirsizliğin izlerini, büyüme sancıları çeken bir çocuğun bu coğrafya için aldığı kararları brutal death metalin hüküm sürdüğü barok ezgilerle müzikale dönüştürme fikri, Jeannette’in dile getirmek istediklerini müzikal bir isyanla seyircilere yansıtıyor. Bruno Dumont’un düşünme pratiği yapmak için bir nimet halini alan mizahının da müzikalin yoldaşı olduğunu belirtirsek Jeannette, Igorrr’un rehberliğinde tarihin içinden dört nala gelen genç ve coşkulu bir destana dönüşüyor.

Un beau soleil intérieur | İçimdeki Güneş

Claire Denis’nin son filmi Un beau soleil intérieur, ilişkiler adına yıllarca sürebilecek bir döngüyü korkutucu bir sadelikle yansıtarak sevginin değişken yapısını akıllara incelikle yerleştiriyor. İlk olarak Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde yer alan film, Juliette Binoche’un yetenekler üstü performansıyla etkileyiciliğini de kat be kat arttırıyor. Film, Binoche’un hayat verdiği Isabelle karakteri üzerinden ilişkilerle ilgili tüm duygu varyasyonlarını ortaya sererken, Isabelle’in hayal ettikleri, hayal kırıklıkları ve kendi hayatına dair duyduğu heyecanı kaybetme korkusuyla gittikçe karanlıklaşan bir yapıda ilerliyor. Bu karanlık atmosfer, filmin biçiminde ziyade Isabelle’in dönüşümüyle ilgili. Onun almak istediği kararların muhattapları güneş almayan ve sürekli kuytu kalan bir köşede saklambaç oynamaya çalışan can sıkıcı arkadaşlar gibi. Oysa Isabelle o güneşe ulaşması gerektiğini gözlerinin içinin güldüğü her an perdeden bizlere hatırlatıyor. Denis’nin bu sade atmosferde bir kadının kendi mutluluğunu arama çabasını takip ettiği yönetmenliği o güneşi bulmak için bize de umut veriyor.

Paylaş!