40’lı yılların Amerikan sinemasının en parlak dönemi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Citizen Kane (Yurttaş Kane,1941) It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat, 1946), The Best Years of Our Lives (Hayatımızın En Güzel Yılları, 1946) gibi filmlerin yanı sıra Orson Welles, Humphrey Bogart gibi figürlerin de ortaya çıkması sebebiyle 40lı yılların sonlarına geldiğimizde Hollywood, günümüzdeki endüstriyel ve popülist kimliğini edinmişti. İlk Oscar adaylığını böyle bir dönemde, 1947’de elde etmişti Gloria Grahame. Altı yıl sonra, 1953’te, başrollerinde Kirk Douglas ve Lana Turner’ın yer aldığı The Bad and the Beautiful (Çıplak Ruhlar) filmiyle de sahip olduğu ilk ve tek Oscar ödülü olan Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucaklamıştı. Gloria’nın yaşadığı dönem ve başarıları göz önüne alırsak bir biyografi filmi için ne kadar doğru bir seçim olduğunu görebilmek mümkün. Ancak tüm bunların yanı sıra Oscar ödüllü oyuncunun yaşamını ilgi çekici kılan oldukça önemli bir detay daha bulunmakta; ömrünün son yıllarını birlikte geçirdiği, kendisinden yirmi dokuz yaş küçük aktör Peter Turner ile olan ilişkisi.

Annette Bening tarafından canlandırılan Gloria Grahame’in yer aldığı The Glass Menagire adlı oyunla açılıyor film. Sahne öncesi uzun uzun oyununa hazırlanıyor Gloria. Çağa ayak uydurmaya çalışan bir Gloria Grahame ile tanışıyoruz böylelikle. Oscar ödülü kazandığı 40’lı yıllardan pek bir eser kalmamış ve sahne sanatlarına geçiş yapmış bir Gloria karşılıyor bizi. Tüm bu hazırlık süreciyle birlikte aynaya iliştirilmiş gençlik yıllarından bir fotoğraf göze çarpıyor. Raging Bull’da (Kızgın Boğa, 1980) izlediğimiz boksör Jake LaMotta’nın film sonunda aynaya bakarak attığı özgüven dolu monologa karşın kasları için yaptığı prova dışında ağzını açmayan, hiçbir şey hissetmeden aynadaki yaşlanmış Gloria’ya bakan bir oyuncu var karşımızda. Hazırlandıktan saniyeler sonra ise yere yığılıyor. Bu merak uyandırıcı açılıştan sonra ise yönetmen Paul McGuigan Liverpool’a, Jamie Bell tarafından canlandırılan ve tiyatro kariyerinin başındaki Peter Turner’ın evine çeviriyor kamerasını. Hasta Gloria Grahame erkek arkadaşının ailesiyle birlikte yaşadığı eve taşınıyor. Biz seyirciler de filmle ilgili ilk iki çıkarımımızı yapmış bulunuyoruz: Gloria’nın hasta olduğu ve filmin lineer olmayan bir formatta kurgulandığı.

Hızlı bir geri dönüş ile 1979 Londra’sına, Peter ile Gloria’nın tanışma hikâyelerine dönüyoruz. Peter, ev sahibesine bu dans eden kadının kim olduğunu soruyor, “Siyah beyaz filmlerde oynayan ünlü bir oyuncuydu, Gloria Grahame.” cevabı ile karşılaşıyor. Böylelikle daha filmin başında Peter ile Gloria arasındaki yaş farkını bir kez daha vurguluyor McGuigan. Günler sonra Gloria evine davet ediyor Peter’ı. Saturday Night Fever’a (Cumartesi Gecesi Ateşi, 1977) ait disko ritimleriyle eşlik ediyor Peter Gloria’ya. İkilinin tanışmalarına Saturday Night Fever’ın önayak olması bir anlamda da sinemayla olan ilişkilerini koparmamış olan bir Gloria sunuyor seyirciye. Peter’ın filmi üç kere izlediğini söylemesi de gelecek kısımda ikilinin ilişkisinde sinemanın ne kadar önemli olacağını vurgulamakta. Ertesi sahnede de Alien’ı (Yaratık, 1979) izlemek üzere sinemaya giderken görüyoruz Peter ve Gloria’yı. Filmin bazı sahneleri Peter dahil olmak üzere tüm salon korkudan ekrana bakmak istemezken Gloria gülerek karşılar bu sahneleri.

Sinema ile başlayan ve giderek güçlenen bu ilişki ile karakterlerimiz de birbirini tanımaya başlarlar. Tüm bu tanıma sürecinde de sinema hep onlarlardır. Peter, Robert Redford üzerinden bir espri ile güldürür Gloria’yı. Siyah beyaz filmlerdeki güzelliği, tiyatro oyunlarında ayakta alkışlanması, Humphrey Bogart ile olan anılarını paylaşması ve her oyundan sonra onu tebrik eden pek çok insan gibi detaylarla tekrar tekrar âşık olur Peter Gloria’ya. Filmin devamında ise bu lineer olmayan kurgu ile birlikte ikilinin yıllarını izleriz. Peter’ın Gloria’nın ailesi ile tanışmasından Gloria’nın geçmişine dair soru işaretlerine, Peter’ın babası ile Gloria üzerine yaptığı konuşmalardan annesinin Gloria ile ilgilendiği için kavga ettiği kardeşine kadar oldukça geniş bir yelpaze ile çiftimizin birlikteliğinden kesitler sunar yönetmen McGuigan. Her zaman güneşli olan ve herkesi ihtişamıyla karşılayan San Francisco, New York City sahnelerinden sonra bir anda yağmurlu ve kasvetli Liverpool karşılar seyirciyi. Anlatımdaki bu hızlı değişimlerle birlikte anlatıcı da değişir bir bakıma. McGuigan karakterlerinin tepkilerini gerekçelendirebilmek için kırılma noktası sayılabilecek pek çok olayı hem Gloria’nın hem de Peter’ın perspektifiyle sunar. Bu “pek çok olayı” dışarıda bıraktığımızdaysa filmin çoğunlukla Peter’ın gözünden anlatıldığını söylemek mümkün. Bunun en büyük sebebi de filmin Peter Turner tarafından kaleme alınan ve filmle aynı adı taşıyan kitaba dayandığını söyleyebiliriz.

The Acid House (Asit Evi, 1998) filmiyle başlayan yönetmenlik kariyerine Lucky Number Slevin (Şanslı Slevin, 2006), Victor Frankenstein (2015) filmleriyle devam eden Paul McGuigan’ın son uzun metrajı Film Stars Dont Die in Liverpool, tekdüzeleşmeye müsait içeriğini kurgusuyla, oyuncularıyla ve New York, Liverpool’un seksenlerinin sinematografisiyle ilgi çekici kılmayı başaran ve Gloria Grahame gibi bir yıldız üzerinden göz alıcı bir Hollywood portresi çizebilmeyi başarmış bir yapım.

Paylaş!