İngiliz yazar Nick Hornby’nin romanlarının merkezine yerleştirdiği futbol ve müzik tutkusu gibi temalar, çağdaşlarından ayrı bir kulvarda devam ettirdiği kariyerine hatırı sayılır bir hayran kitlesi getirmişti. Mizahı elden bırakmayan kalemi, gündeliğin içine sızmış kalıplara darbeler vuran yaratıcı bakış açısı ve ilgi alanlarına coşkuyla sahip çıkan karakterleri, bu süreçte adeta bir katalizör etkisi yaratmıştı. Fever Pitch (Futbol Ateşi, 1997) ise Hornby’nin sinemayla yollarını kesiştirdiği ilk hamlesi. Yazarın senaryosunu, aynı isme sahip romanından bizzat kendisinin uyarladığı film, Arsenal’i saplantı derecesinde seven İngilizce öğretmeni Paul Ashworth’ü konu alıyor.

“Arsenal berbat oynadığı için mi hayat berbat, yoksa başka bir şey mi olmuştu? İşte bir süre sonra bunu hatırlayamıyorsun bile.” diyecek kadar sınırları birbirine giren bir futbol – yaşam bileşimi kurmuş olan Paul, okula yeni gelen öğretmen Sarah ile yakınlaşmaya başlar. Taraftarlığın yaşamına derin nüfuzu, bu yakınlaşmayı bile Arsenal’in performansına endeksli hale getirir. 18 yıldır şampiyonluk kupasına elini sürememiş olan takımın, ilk kez zirveye çok yaklaşmış olması, Paul ve Sarah için sıkıntılı ilişki durumları yaratır. Ancak film, My Best Friend’s Wedding (En İyi Arkadaşım Evleniyor, 1997), Four Weddings and A Funeral (Dört Nikah, Bir Cenaze, 1994) gibi 90’ların romantik komedilerine yeni bir halka olarak eklemektense, taraftarlık hallerine yoğunlaşmayı seçerek rotasını farklı yollardan çizer: Sarah’yı ön plana fazla çıkarmamaya çalışarak, meydanı Paul’e bırakır ve onun futbol tutkusu ile bir aşk ilişkisindeki konumunu çarpıştırır.

Arsenal’in şampiyonluğunu arzulaması, Paul için 18 yıllık “tamamlanmamış bir iş” gibidir. Çocukluktan gelme bir bağ ya da içindeki boşluğu doldurma isteğinin tezahürü. Paul’ün Arsenal’le olan birlikteliğini gözden geçirmesi de ancak şampiyonluğa ulaşıldıktan sonra olabilir zaten. Futbol ve yaşam bir ayrışma yaşayabilir. Eski meseleler bir nevi nihayete erdirilmiştir, böylece Sarah’nın işaret ettiği o çocukluk hâlinden çıkma, büyüme ve olgunlaşma gerçekleşmiş olur.

Filmin Arsenal maçlarının olduğu tarihlerle bölünmeyi tercih eden yapısı, hayatı futbol sezonuna ve Arsenal’in takvimine göre yaşayan bir taraftarı tasvir etmenin şahane bir biçimidir. Hatırlama eylemi de, aynı şekilde, küçükken statta tecrübe edilen maçların tarihleriyle birlikte ekranda belirmesiyle olur. Ve bu hatırlama anları, Paul’ün futbol tutkusu için bir açıklama sunmaktan çok, onun coşkusuna bizi ortak kılmayı amaçlar. Nostalji ve tanıdıklık hissinin yardımıyla bunu başarır da. Paul, her taraftarın hayatında en az bir kez yaşadığı şeylerin bir toplamı gibidir çünkü. 

Arsenal’le yatıp Arsenal’le kalkan, sezonluk kombinesi olan, hatta Sarah’yı birlikte yaşamak için ev bakmaya Highbury’ye, yani takımın stadının bulunduğu muhite götüren sıkı taraftar Paul için futbolun bambaşka bir şey olduğu epey aşikâr. Hornby de buradan yola çıkarak filmde taraftar kültürüne dair söylemler üretir ve futbolun beşiği kabul edilen İngiltere’deki orta sınıfın futbol sevdasının olası nedenlerini düşünür. Bulduğu bazı yanıtlar vardır, ancak bunları detaylandırmak filmin değil kitabın ilgi alanına girdiğinden, cümleler bir nebze yüzeysel kalır. Film için önemli olan şey de zaten, bir takımın parçası gibi hissetmenin nasıl bir şey olduğunu gösterebilmektir.

Futbola uzak duranlar tarafından, Paul’ün bakış açısıyla örülü bir skeçler toplamı olarak algılanma riskine sahip olsa da Fever Pitch, Hornby’nin dünyasıyla tanışmak ya da taraftarlığın sınırlarında sakin bir gezinti yapmak için enfes bir giriş noktası. 1988/1989 sezonunun şampiyonlukla sonuçlanan, Arsenal’in son lig maçıyla bittiğinde, geride eski fotoğraflara bakarken ortaya çıkan keyif anlarının bir benzerini bırakıyor.

Paylaş!