Bu yıl !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde ilk kez yer alan “!f Yeni” bölümü, üzerinde yaşadığımız coğrafyadan çıkan ve bu coğrafya hakkında sözü olan yapımları bir araya getiren bir seçkiyle seyircikarşısına çıktı. Bölüm adının da belli ettiği üzere, bu başlık altında yer alan filmler, yeniye dair bir arayışın parçası olma ihtimalini bünyesinde taşıyordu. Büyük çoğunluğu, kariyerlerinin başındaki yönetmenler tarafından çekilmiş filmler, tematik olarak çok farklı alanlarda dolaşsalar da özellikle mekân kavramı üzerinden birbirleriyle dirsek temasındaydı.

Seçkinin en dikkat çekici yapımı, bu bölümde Seyirci Ödülü’ne uzanmadan önce, gösterildiği 24. Adana Film Festivali ve 54. Ulusal Yarışma’da büyük beğeniyle karşılaşmış ve çeşitli ödüller kazanmış Kar’dı. Emre Erdoğdu’nun ilk uzun metrajı olan film, Hazar Ergüçlü tarafından başarılıyla hayat verilen Müzeyyen ve arkadaşlarının Antalya’nın arka sokaklarında uyuşturucu ve şiddetle bezeli hayatlarını perdeye taşıyordu. Daha önceden varlığından haberdar olmadığı kardeşinin hayatına dâhil olmasıyla şekillenen anlatıda Antalya şehri, gençlerin bulaştığı kire pasa ev sahipliği yapmasıyla filmin karakterleri kadar önem taşıyordu. Şehirlerin doğası gereği daha yoksul kesimlerine ev sahipliği yapan arka sokaklar, filmin odağındaki gençlerle birlikte nefes alırken, bir yandan da onların içinde bulundukları çıkışsızlığını pekiştiren görünmez bir duvar işlevi görüyordu bir bakıma. Erdoğdu’nun şehrin varoşlarının biçimlendiği hayatlara odaklanmaktaki samimi ve doğrudan yaklaşımı, karakterlerle şehrin birlikteliğini kuvvetlendirirken, son derece sahici bir şehir temsilini de beraberinde getiriyordu. Son yıllarda yükselişte olduğunu söyleyebileceğimiz şehirle, ya da daha genelleştirirsek mekânla, doğrudan bağlantılı genç bir sinema anlayışının bir parçası olarak görülebilecek bir film Kar. Yurtiçinden Körfez (2017), Nefesim Kesilene Kadar (2015), yurtdışından da Safdie Kardeşler’in ya da Sean Baker’ın filmlerini akla getiren bu yaklaşım, sinemanın mekâna atfettiği önemle yükselişe geçen ve heyecan verici bir gelişme olarak dikkat çekiyor. Mekân kavramının bu filmde tuttuğu yer, sadece olaylara ev sahipliği yapmasıyla, gençlerin hayatlarına bir şekilde yön vermesiyle de sınırlı değil. Müzeyyen’in, ona göre daha “düzgün” bir hayat yaşamakta olan kardeşine göre iyi bir geleceğin anahtarı da yeni bir çevre, yeni bir mekân.  Kardeşi ona sık sık, babasıyla birlikte düzenli, “düzgün” bir yaşam sürdüğü Bolu’ya gelmesini söyleyerek, daha iyi bir hayatın ancak daha temiz bir çevreyle geleceği iddiasının altını çizerek, mekânın birey üzerine etkisine dair ciddi bir fikir ortaya atıyordu.

Anadolu Turnesi

Seçkinin daha adından itibaren belirli bir coğrafyaya atıfta bulunan filmlerinden Anadolu Turnesi, Galata’daki stüdyolarında doğaçlama müzik yapan Venus Peace Music Band’in, kurallarını ve dinamiklerini çok iyi bildiklerini yaşam alanlarından sıyrılarak, yaptıkları müziğe hiç de aşina olmayan Anadolu kentlerine bir dizi canlı performans gerçekleştirmek için yola koyulmasını konu alıyordu. Deniz Tortum ve Can Eskinazi’nin birlikte yönettikleri bu siyah beyaz belgesel, kendi alanlarından, kendi semtlerinden “özgürce” yaşayıp, içlerinden geldiği gibi müzik yapan bir grup gencin, gittikleri şehirlerde karşılaştıkları yer yer tuhaf, yer yer absürt ama sıklıkla komik deneyimleriyle güçlenirken, akıllara mekânın bireylerin hayatlarında tuttuğu yere dair sorular getiriyordu. Aynı ülke sınırları içinde yaşasalar da bambaşka ritüellere, tamamen zıt yaşam görüşlerine sahip kitlelerinin çarpışmasının dışavurumu olarak da okunabilecek olan Anadolu Turnesi, İstanbul’un kültürel anlamda en zengin bölgelerinden biriyle, taşranın kodları arasındaki farklardan sıkı bir Türkiye portresi ortaya koyuyordu. Bunu yaparken de grup üyelerinin, yaşadıkları sınırlı alanın dışına çıktıklarında, mekânsal bir aidiyet sorgulamasına girişmelerini es geçmeyerek fikrî anlamda daha da geniş bir yelpaze sunuyordu izleyiciye.

Türk asıllı Belçikalı yönetmen Volkan Üce’nin belgeseli Displaced (Arafta) de, benzer bir mekânsal aidiyet sorusunu daha geniş bir coğrafya üzerinden soran bir yapım. Yönetmenin, Avrupa’da yaşayan dört Türk gencine çevirdiği kamera, onları kendilerini yabancı hissettikleri topraklardan, anavatan olarak gördükleri Türkiye’de yaşamaya karar verişlerinden itibaren takip ediyordu. Farklı ideallere, farklı dünya görüşlerine sahip dört bireyin, Türkiye’ye uyum sağlama aşamasında verdiği tepkiler, üzerinde yaşadığımız topraklarda kitlelerin kasten tabii tutulduğu ayrıştırmanın dışavurumu hâline geliyordu bir nevi. Kimisi inşa edilmekte olan “Yeni Türkiye”de kendini bulup, burayı bir cennet olarak görürken, bir diğeri buranın kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören, kişisel hak ve özgürlere alan açmayan atmosferinden bulanıp yeniden Avrupa’ya dönme kararı alıyordu. Displaced’in mekân sorunsalı üzerinden gittiği bu sorgulama, bireylerin yaşam alanlarına doğrudan yönelmiş bir tehditin tetiklediği Gezi Direnişi’ne de yer vererek; hatta anlatısındaki kırılmayı bunun üzerine kurarak Anadolu Turnesi’nin yaptığını bir adım öteye taşıyordu denebilir. Zira Displaced’in merkezindeki bireyler, yeni mekânın kurallarıyla karşılaşmakla kalmayıp, hayatlarını bu kurallara göre yeniden şekillendiriyorlardı. Fakat, yine de Displaced’in, bireylerin kararlarının gerekçelendirme konusunda fazla aceleci davrandığı ve bu sebeple de yer yer kurmacaya çalan bir tona savrulduğunu es geçmeyelim. Çünkü filmde bu tercih sebebiyle filme konu olan kişilerin yaşadıklar dönüşümü tetikleyen etmenler derinleşmiyor; böylelikle de yönetmenin söylemi yolunda kullandığı tipler gibi perdeye yansıyorlardı.

Istanbul Echoes

İtalyan yönetmen Guilia Frati’nin !f Yeni seçkisinde yer alan İstanbul Echoes’u (İstanbul Yankıları) ise neredeyse bir alt türe dönüşmekte olan kentsel dönüşüm belgesellerinin yeni bir örneği. Ama temel izleğini, ekmeğini senelerdir İstanbul sokaklarını arşınlayarak kazanan seyyar satıcılar üzerine kurarak hem benzerlerinden ayrılıyor, hem de birey-mekân ilişkisine bir parantez daha açıyordu. Kentsel dönüşümün en sert hâlini deneyimleyen Sulukule’den hareket eden Frati, dönüşüme tabii tutulanın sadece semtler, binalar, mekânlar olmadığını, bunlarla birlikte bireylerin de hayatlarında dönüşü mümkün olamayan değişimler yaşandığını gözler önüne seriyordu. Bazı seyyar satıcılar kentsel dönüşümün sonucu olarak yeni bir semte taşınıp mesleğini orada sürdürmeye gayret ederken, bazıları da eski semtlerinin yeni şeklinde hayata tutunmaya çalışıyordu. Ama ne olursa olsun, mekânın gerek ruhunda gerek biçiminde yapılan değişim, bireylerin hayatlarında mutlak değişiklere yol açar diyordu İstanbul Echoes.

Seçkideki kurmaca ilk filmlerden olan Arada, mekânla doğrudan ilişkili bir diğer film olarak dikkat çekiyordu. 90’larda Türkiye’deki punk müzik sahnesini yansıtma iddiasındaki film, olayların geçtiği Merter, Küba Mahallesi’nin adını henüz başında ekrana yansıtarak, bu mahallenin olayların şekillenmesindeki etkisine doğrudan bir atıfta bulunuyordu. İstanbul’un “belalı” olarak bilinen semtlerinden Küba Mahallesi’nin anlatıda tuttuğu yer, olay örgüsündeki karmaşıklık içinde işlevini ziyadesiyle kaybetse de yönetmen Mu Tunç’un birey ve mekân ilişkisine dair söyleyecekleri olduğu, filmde önemli yer tutan konser sahnesinde Türkiye’nin önemli punk gruplarından Rashit’in seslendirdiği “Ya Sev, Ya Terk Et” şarkısının kullanılmasından ve diyaloglarından kolaylıkla anlaşılıyordu. Fakat bu diyalogların gerçeklikten ve inandırıcılıktan uzak oluşu, söz konusunu etkinin seyirciye geçmesini büyük oranda engelliyordu.

Son yıllarda Kürt coğrafyasında, yine ilk gösterimlerini !f’te yapmış Veşartî (2015) ve Gencô (2017) gibi filmleriyle Ali Kemal Çınar’ın başını çektiği, gücünü olumlu bir şekilde kullanılan amatörlüğünden alan Diyarbakır kökenli bir sinema yapma pratiğinin yükselişi dikkat çekiyor. Seçkideki, Mehmet Salih Demir imzalı Cano da bu hareketin son halkası olarak değerlendirilebilir. Aniden ve nedensiz bir şekilde ortadan kaybolan arkadaşını bulmak için kolları sıvayan İbrahim’in arayışının, bir tür kendini keşfetme yolculuğuna dönüştüğü filmde, sürecin Diyarbakır’ın merkezinden köylerine uzanan anlatısının mekânla bağı olduğu pekâlâ söylenebilir. Zira, filmde arayışını kentin keşmekeşinde sürdürürken kendini bir çıkmazın içinde bulan İbrahim, soluğu çocukluğunun geçtiği taşrada alarak kişiyi şekillendiren mekânsal etkileri bireyin tüm hayatını kapsayan daha bütünlüklü bir noktaya taşıyordu. Fakat bunun da ötesinde, film yapma pratiğinin de coğrafyayla, mekânla şekillenişini görebiliyoruz Cano’da. Büyük şehirlerdeki prodüksiyon imkânlarından uzak, olabildiğince amatör bir ruh ve motivasyonla, nerdeyse imece usulü çekilen bir film olan Cano da mekânsal sorulara yönelik, metinsel değil, sinemanın yapılış biçimine dair başka bir kapı aralıyordu zihinlerde.

Cano

Seçkinin, tüm iyi niyetine ve bilgilendirme açısından kıymetli bir iş olmasına rağmen sinemasal anlamda zayıf kalan filmi Yüzleşme’yi mekânsal çağrışımlardan uzak yapısı sebebiyle dışarıda bırakarak genel bir değerlendirme yapacak olursak; !f Yeni’deki filmlerin tamamı, mekâna ya da mekân-birey ilişkisine dair bir takım sorularla çıktılar seyirci karşısına. Bunu iki sebebe bağlayabiliriz. Birincisi; şu an kariyerinin başında ilk filmlerini çekmekte olan yönetmenler, hayatlarının hemen hemen tamamında şehir hayatını tecrübe etmiş, hatta hayatı büyüdükleri şehirlerin kültürel ya da fiziksel yapısına göre şekillenmiş bireyler. Dünya sinemasındaki şehirle, yani mekânla doğrudan ilişkili filmlerin Türkiye’deki yansıması olarak yorumlanabilecek olan bu yaklaşımın süreceği öngörülebilir. Dolayısıyla başlığında “yeni” kelimesi bulunan bir seçkide, bu özelliği taşıyan filmlerin yer alıyor oluşunun da Türkiye sinemasının geleceğine dair işaretler taşıdığı da söylenebilir pekâlâ. Sebeplerin ikincisi ise, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu topyekûn dönüşüm. Şehir merkezlerinde sürdürülen kentsel dönüşüm projeleriyle fiziksel olarak vücut bulan bu süreç, medya kanallarıyla yapılan kültürel dönüşüme paralel olarak devam ediyor. Yerli ve milli sanatçıların resmî kurumlarca desteklendiği, dindar bir toplum yetiştirme arzusunun alenen dile getirildiği bu ortamda, toplumum eğitim seviyesinin daha yüksek olduğu kesimiyle, düşük olduğu kesimin birbirinden kopuşunun coğrafi yansıması da seçim sonuçları haritalarında kendini uzunca süredir zaten gösteriyor. Devlet eliyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm faaliyetlerinin birey hayatları üzerindeki geri alınamaz etkisinin bir benzeri, yine resmî kurumlarca, medya gücüyle desteklenen bir toplum mühendisliği çalışmasıyla birlikte yürüyor. Bunun etkisiyle, kültürel anlamda farklı özellikler taşıyan bireyler, mikro ya da makro ölçekte belirli coğrafi mekânlara itiliyor. Bu mekânsal sınırların dışına çıkan bireylerin deneyimlerini ya da karşılaştıklarının etkisiyle yaşadıkları dönüşümleri de Türkiye’den çıkan yeni filmlerde sıklıkla görmemiz kuvvetle muhtemel.

Paylaş!