INXEBA | YARA
Güney Afrikalı yönetmen John Trengove ilk uzun metraj filmi Inxeba’da (Yara, 2017) yetiştiği coğrafyanın sahip olduğu Xhosa kültürü üzerinden evrensel bir erkeklik meseli sunmakta. Geleneklere göre, her yıl aynı dönem köyün ailelerinin ergenlik yaşına gelmiş oğulları bir çeşit kampa tabi tutularak gerçek bir erkek olmak üzere köyün büyükleri tarafından eğitiliyorlar. Bu kampın başlangıç ayininde tüm oğlanların genital bölgelerine bir çeşit sünnet denilebilecek bıçak kesikleri atılıyor ve bu yaranın iyileşme süresi boyunca eğitimlerini tamamlıyorlar. Filmin başkahramanı Kwanda da bu oğlanlardan biri, ancak diğerlerinden farklı olarak daha iyi bir maddi duruma sahip ve büyük şehir Johannesburg’dan geliyor. Kendisinin bakıcılığını ve eğitmenliğini üstlenen Xolani ise kendi hâlinde yalnız bir fabrika işçisi. Bu omurganın üzerine kurulan film, kısa sürede Xolani üzerinden kendisinin çocukluğundan beri âşık olduğu diğer bir bakıcı olan Vija’yla tanıştırıyor bizi. Xolani’nin aksine baskın bir karaktere sahip Vija, kamptaki tüm ‘erkek adayı’ gençlerin gözünde bir güç ve cesaret figürü olsa da Xolani’yle ilişkisinde hiçbir fedakârlıkta bulunmayan, üzerine biçilen erkeklikten nemalanmayı tercih edip sevmekten kaçan taraf durumunda. Bu üçlü arasında gerilmiş bir ip üzerinde ilerlemeyi başaran sıkı senaryonun en güzel yanı ise farklı coğrafyalar için de geçerli olabilecek bir erkek toplum eleştirisini sınıf problemleri ve buruk bir aşk üzerinden işleyebilmesi.

THE DISTANT BARKING OF DOGS | UZAKTA HAVLAYAN KÖPEKLER
Danimarkalı belgeselci Simon Lereng Wilmont yönetmenliğini tek başına üstlendiği ilk uzun metrajlı filminde Ukrayna ordusuyla Rusya destekli Donetsk Halk Cumhuriyeti güçleri arasındaki gergin hata götürüyor bizleri. Ukrayna’nın doğu sınırında tam da bu çatışmaların ortasında kalan Hnutove adlı küçük bir kasabada ninesiyle birlikte yaşıyan 10 yaşındaki Oleg, hikâyenin esas oğlanı. The Distant Barking of Dogs, anlatı sanatı içerisinde defalarca örneğine rastladığımız ‘savaşın karanlığına çocuk gözünden bakma’ deneyimleri içerisinde kendisine ait bir yer açıyor. Savaşın tüm soğukluğunun ortasında filmin altına sığındığı atmosfer bu buz mavi belgesele daha rahat bir hareket alanı sağlıyor ve bu noktadaki yönetmen tercihleriyle farkını ortaya koyabiliyor. Ateş hattının tam ortasında olduğumuzu bilmemize rağmen tüm bombardıman seslerini, tüm savaşı, tüm vahşeti küçük Oleg’in gözlerindeki tepkilerle görüyor, kulağına gelen seslerle duyuyoruz. Annesini birkaç yıl önce kaybettiğini bildiğimiz Oleg, sadece büyümekle meşgul olması gerekirken, tam olarak ne olduğunu kavrayamadığı bir savaş gelip taptaze hayatının göbeğine oturmuş vaziyette ve hayatı öğrenmeye çalışıyor. Çok da uzakta havlamayan bu savaşın manası biz seyirciler için de flu bırakılırken, en doğal anlarını takip ettiğimiz küçücük bir çocuğun şiddeti, sorumluluğu, acıyı, hasreti ve umudu ilk kez tanıyışına şahit oluyoruz.

Paylaş!