LAS HIJAS DE ABRIL | NİSAN’IN KIZLARI
Kendisine Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü getiren ilk İngilizce filmi Chronic’ten (Kronik, 2015) sonra Meksikalı yönetmen Michel Franco yeni filmiyle ülkesine dönüyor. Las hijas de Abril hem görsel dili, hem de ilgilendiği konuyla yönetmenin önceki işlerinden çok da uzak bir noktada durmuyor. Annelik kavramı üzerine kafa yoran film, ablasıyla yaşayan 17 yaşındaki Valeria’nın hamile olduğunu ve doğuma kısa bir süre kaldığını öğrenmemizle başlıyor. Anneleri, hayatlarını ebeveynleri olmadan da bir şekilde idame ettirebilmeyi öğrenmiş kardeşlerin dünyasına bir şekilde dâhil oluyor yeniden. Bu nedensiz dâhil oluşla birlikte, film tipik bir Franco filmine dönüşüyor. Hikâye akışındaki kırılmaları belirli nedenler üzerine oturmayı büyük ölçüde reddeden yönetmen bu filmde de benzer bir tercihte buluyor. Filmin devamında annenin eylemlerine net bir neden sunmayacak olması gibi, kızlarının yanına gelişinin öncesiyle değil, doğurduğu sonuçlarla ilgileniyor sadece. Filmin, bu geriye asla bakmayan, sürekli bir sonraki şok edici gelişmeyi hedefleyen anlatım biçimi, Las hijas de Abril’i perdede görünenlerin mantık çerçevesinde değerlendirip değerlendiremeyeceği konusunda bıçak sırtı bir noktaya kadar çekiyor. Aslında Franco’nun bu tedirgin edicilik üzerinden annenin ya da annelerin, çocuklarının hayatında ne kadar hak ya da söz sahibi olduğu hakkında seyirciyi provoke etmek dışında bir niyetinin olmadığı söylenebilir. Bunu yaparken de baba figürlerini tamamen edilgen konumda bırakması da yine aynı provokatif zeminde duruyor zaten.

PENDULAR | AŞK SARKACI
Bir çiftin genişçe bir ambarın ortasına bantla çizgi çektiği bir sahneye açılıyor Pendular. Çekilen çizgi bu geniş alanı ikiye bölerek, bir tarafı kadının dans stüdyosuna, diğer tarafı da adamın heykel atölyesine dönüştürüyor. Yönetmen Júlia Murat, ortak alanlarını modern sanatvari ve filmde de dile getirildiği gibi Dogville’i (2003) hatırlatacak bir şekilde ikiye bölen çiftin ilişkisi üzerinden ortaya bir takım sorular atıyor: Bir ilişki aynı zamanda bir sanat performansı olarak yorumlanabilir mi? Sanatçının üretimiyle kişisel hayatı arasındaki sınırlar nerede başlar, nerede biter? Pendular, anlattığı ilişkiyi ve tüm dönüm noktalarını bu soruların cevabını aramak için kullanıyor. Bu yaklaşım filmi, kıt bir seyirliğe dönüştürmüyor, aksine seyirciyi yönetmenle ve karakterleriyle birlikte düşünmeye davet ediyor. Bir sanat performansı gibi başlayıp süren bu ilişkiyi içine diğer sanat dallarından referanslarla zenginleştirerek seyirci için zihinsel bir haz nesnesine dönüştürmeyi başarıyor. Özellikle filmin pik yaptığı Joy Division klasiği “Love Will Tear Us Apart”lı sahne görülmeye değer. Pendular, ilişkilere bakış açısıyla öne çıkan, yaratıcı ve özgün bir film, hatta bir tür düşünme pratiği.

Paylaş!