RIGA (TAKE 1) | RIGA
Önceki filmleriyle de !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali aracılığıyla ülkemize uğrayan bağımsız sinemacı Siegfried, yeni filmi Riga (Take 1) ile geri döndü. Gezgin bir kariyere sahip yönetmenin bu seferki durağı ise filme ismini de veren Letonya’nın başkenti Riga. Kariyerinin başında adını duyurduğu, Paris sokaklarında zır dönen filmi Louise (Take 2)’dan itibaren koruduğu kendine has kurgu tarzı ve anlatım düsturunu Riga (Take 1)’da da devam ettirdiğini görüyoruz. Aksak ritmi benimseyen, kısa kesmelerle ilerleyen baş döndürücü kurgusu, şaşırtıcı bir şekilde yorucu olmaktansa keyifli bir takip vadedebiliyor bir müddet. Tüm filmlerinin yapımcılığını, yazarlığını, kurgusunu üstlenerek bağımsız çalışma stilini koruyan Siegfried aynı zamanda multi-enstrümantalist müzisyen kimliğiyle sinemasının önemli bir parçasını oluşturan özgün müzikleri de kendi besteliyor. Filmleri üzerinde sahip olduğu bu tepeden tırnağa hâkimiyet, Riga (Take 1)’ı da bir caz serenadına dönüştürüyor. Bu serbest şehir kompozisyonu, dört Letonyalı kadının makul görülebilecek seviyede kesişen hayatları üzerinde savrulmakta. Bu garip tempo içinde takip ettiğimiz Riga sokaklarındaki kesişen hayatların fokur fokur kaynayan ritmi, finale giderken güzelce bir harmanlanmayı es geçerek tüm filmi koşar adım boşluğa sürüklüyor. Filmin kendini izletmeyi başaran yönetmenliğinin altındaki –biraz da serbest üretim dinamiğine bağlı– bu kötü yazılmış/boşlanmış metin, akıllarda yer etmesi zor bir koşuşturmaca olarak kalıyor.

PROTOTYPE | PROTOTİP
Son beş yıldır özellikle 3D sinema üzerine çalışan deneysel sinemacı ve sinema yazarı Blake Williams, on adet kısa metrajlı filmin ardından ilk uzun metrajı Prototype ile bu yılın ses getiren işlerinden birine imza attı. 1900 yılının Eylül ayında gerçekleşen ve Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük felaketlerinden biri olarak görülen Galveston faciasının hemen ertesinde çekilmiş buluntu görüntülerle açılıyor film. Kısa filmlerinin neredeyse tümünde de bir buluntu film üzerinden üretime başlayan genç yönetmenin burada da bu kasırganın tarihi gerçekliği üzerinden öznel bir hafıza yaratma arayışına giriyor. Sanat ve teknoloji açısından modern dönemin hızla gelişme gösterdiği bir döneme denk düşen bu kırılma noktası her ne kadar bir doğal afetle işaretlenmiş olsa da Williams, aynı anda birden fazla zamanın ya da birden fazla mekânın düşlenebileceği, düşünülebileceği ve izlenebileceği bir alternatif tarih yaratmayı deniyor. Sinema felsefesi üzerine çalışan yönetmen, Michael Snow ve Hollis Frampton gibi ustalarından miras aldığı avangart sinemanın göz – sinir sistemi – hafıza ilişkisine taze bir yorum getiriyor Prototype’ta. Godard’ın Histoire(s) du cinéma serisi boyunca sıkça dillendirdiği gözün hürriyeti hususunu 3D teknolojinin belki de en işlevsel niteliğiyle kullanarak perdede uyarlıyor. Bir an olsun seyircisinin yakasını bırakmayan ses bandı ve zihni her bir noktaya dikkat etmeye çağıran zekasıyla taptaze ve güçlü bir ilk film Prototype.

Paylaş!