**Yazı, filmle ilgili sürpriz gelişmeleri ele vermektedir.**

2015’te Il racconto dei racconti (Tale of Tales – Masalların Masalı) ile ilk İngilizce filmini çeken İtalyan yönetmen Matteo Garrone, ününü borçlu olduğu gerçekçi sinemasını rafa kaldırarak, masalsı bir dünyaya adım atmıştı. Alışıldık toz pembe masal diyarlarının yapısıyla oynarcasına kurulmuş, alabildiğine karanlık öyküleri neşeli müziklerle destekleyen, ilginç bir anlatıydı karşımızdaki. Üç hikâye üzerinden ilerleyen katmanlı film, ele aldığı materyali bir adım öteye taşımayı başararak, insanlığın tehlikeli taraflarını konuşmak için belirli bir zamana ve mekâna ihtiyaç olmadığını göstermişti bir nevi. Alametifarikası olarak gerçekçiliği işaret edilen Garrone’nin, bu beklenmedik hamlesi, parlak anlarına rağmen toplamda vasatı aşamadığından, seyirci nezdinde de pek karşılık bulamamıştı. Aradan geçen üç seneden sonra Garrone, Dogman ile yuvasına, yani rahatça yüzebileceği gerçekçi sulara, geri dönüyor. Filmin odağında, Marcello adındaki bir köpek bakımcısı var. Herkesin ve özellikle çevre esnafın sevgilisi olan Marcello’nun tek amacı kızıyla keyifli zaman geçirmek. Fakat yaptığı kötü seçimler, onu bambaşka bir insana dönüştürüp savurarak, felaketin kucağına oturtuyor. Dogman, işte bu dönüşümün mekaniğine yapılan otopsinin filmi.

Claude Lévi-Strauss, La Pensée sauvage (Yaban Düşünce) ve Mythologiques isimli kitaplarında, kültürleri ve mitosları incelemenin en işe yarar yöntemi olarak gördüğü “dönüşüm” mefhumunu sahaya sürer. Buna göre, merkez alınan bir yapı (kültür ya da mitos), dönüşümler vasıtasıyla bir öncekini kesen başka yapılar ortaya çıkarır ve her bir dönüşümle adım adım yeni bir perspektif kazanarak genişler, fakat oluşan varyantlar sonsuza kadar gitmek yerine, başlangıç noktasına er ya da geç geri döner. Çünkü insan zihni sınırlı imkanlar dahilinde hareket ettiğinden, benzer çıktılar üretilmesi muhtemeldir.1 Dogman’in Marcello üzerinden çağrıştırdıkları da bu durumla kesişiyor.

Hikâyenin, saf kötülüğün vücut bulmuş hali olan Simone dışındaki tüm yetişkin karakterleri, iyi ile kötünün birbirine karıştığı o gri bölgeden sesleniyorlar. Severek yaptığı işinden kazandığı para yeterli olmadığı için, aynı zamanda uyuşturucu da satan Marcello, bunu kızının önünde yapmak istemeyecek kadar hassas bir karakter ya da Simone’nin soyduğu evdeki köpeğe yardım etmek için geri dönecek kadar vicdan sahibi. Keza bazı sohbetlerine tanıklık ettiğimiz çevre esnaf da benzer tavırlarda. Bu safın karşısında yer alan, “Sam Amca” ceketli Simone ise herkes için tehlike arz ediyor, suçtan suça koşarak mahalleliye zulmediyor. İri cüsseli Simone’yi arkadaşı olarak gören tek kişi, her şeyiyle onun tam aksi istikametinde yer alan kısa boylu ve naif Marcello. Fakat ikili arasındaki ilişki, arkadaşlık tanımıyla pek uyuşmuyor. Bu ilişkinin tahakküm altında kalanı; Simone tarafından hor görülen, sürekli suça bulaştırılan ve istekleri göz ardı edilen Marcello oluyor. Yönetmen Garrone, Marcello’nun bu bağı neden koparmadığı sorusu karşısında muğlak davranmayı tercih ediyor. Belki de bugüne dek sevgi beklediği için seven, onaylanmak için göz yuman Marcello; komşusunun dükkanını soyduğunda ise pay almak için ele vermiyor Simone’yi, nihayetinde olayın baş şüphelisi olarak kendisi hapse giriyor. Ve başından beri adeta parmaklıklar ardında bir hayat yaşarken, şimdiki susma tercihiyle metaforu somutlaştırıyor. Dönüşümün fitili de burada ateşleniyor.

“Bir Sene Sonra” ara yazısının ardından, ilk Marcello varyantıyla karşılaşıyoruz: Hapisten yeni çıkmış, mahalledeki tüm saygınlığı kaybolmuş ve herkes kendisine karşı cephe almış. Artık toplumdaki konumu farklı bir yerde olan başkarakter, kızıyla uzaklara gidip yeni bir başlangıç yapmak istiyor. Bunun için de Simone’nin daha evvelden vaat ettiği paraya ihtiyacı var. Ancak Simone onu eli boş gönderince; Garrone, Marcello’nun naifliğini askıya alıp, öfkesini göstermeyi seçerek dönüşümün yeni bir derecesini işaret ediyor. Sonrasında da olaylar ekranı kana bulayacak boyutlara ulaşıyor ve Marcello, Simone’yi öldürerek yaşadıklarının öcünü alıyor. Cesetten kurtulmayı denerken, mahallelinin azılı ortak düşmanını öldürdüğü için yeniden saygınlık ve sevgi kazanabileceğini düşünmeye başlıyor Marcello, bu nedenle de cansız bedeni herkesin görmesi için meydana taşıyor. Lévi-Strauss’un bahsettiği dönüşümlerle başlangıç noktasına dönebilme ihtimali, burada akıllara geliyor. Marcello’nun motivasyonu tam da bu ihtimal çünkü. Onu mahallelinin gözünde yeniden itibara kavuşturacak ve ta en başa döndürerek herkesin sevdiği adam yapacak. Öldürme eylemi, tekrardan hapse girmesine neden olacak olsa bile, Marcello için mühim olanın ne olduğu apaçık. Ancak Garrone, filmi burada sonlandırarak onu cesetle birlikte meydanda bırakıyor. Böylece başkarakterini pelikülden dışarıya taşırmayı başararak, geleceği sonsuz seçenekle çoğaltıyor.

Marcello’yu canlandıran Marcello Fonte’ye, Cannes Film Festivali’nde haklı bir En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran Dogman’in, doğrudan alegorik bir bağ kurulması için yerleştirilmiş “Sam Amca” gibi bariz göstergeleri dışında bir kusuru bulunmuyor. Garrone’nin anlatısı bir yenilik sunmasa da, oturaklı diliyle malzemesini iyi kullanan, sık rastlamadığımız sahicilikte bir “yıkıma giden adam” filmi olmayı başarıyor. Yönetmen, bir önceki çalışması Il racconto dei racconti‘den sonra çıtayı eski yerine koyarak, neler yapabildiğini hatırlatıyor.

 

Notlar:

1 Claude Lévi-Strauss, Uzaktan Yakından, Söyleşi: Didier Eribon, Metis Yayınları, 2018

Paylaş!