“Neden daha zengin bir kulübü yenemeyelim ki!
Bir çanta dolusu paranın gol attığını ömrü hayatımda görmedim”
Johan Cruyff

 Futbol dünyanın en sevilen, en çok takip edilen sporu, hatta belki de oyunu. Bu sonucu ortaya çıkaran birçok nedenden söz edilebilir. Bunlardan biri de sürprizlere, dolayısıyla romantik beklentilere diğer birçok spor dalına kıyasla daha açık yapıda olması. Günümüzün endüstriyelleşmiş futbolunda bu ihtimal azalmış olsa dahi, hâlâ daha düşük maddi olanaklara sahip, kâğıt üzerinde daha güçsüz görünen takımların rakiplerini alt edebildiğine şahit oluyoruz. Bu genellikle tek maçlık zaferlerle sınırlı kalsa da mütevazı şartlara sahip bir kulüp olan Leicester City’nin 2015-2016 sezonunda sermayenin oyun alanı hâline gelmiş İngiltere Premier Ligi’ni Arap, Rus ya da Amerikalı yatırımcıların sahibi olduğu rakiplerinin önünde kapatarak şampiyonluğa ulaşması modern futbolun en etkileyici peri masallarından biriydi. Futbolun güzelliğini hatırlatıp oyunu sermayenin elinden alarak -geçici süreliğine de olsa- yeniden seyircilere veren bu orta çaplı mucizenin yarattığı heyecanı unutmak kolay değil.

Bilinen en eski kurmaca futbol filmlerinden olan Die elf Teufel (On Bir Şeytan, 1927) bu türden bir hikâye anlatıyor.  Sonrasında Hollywood’un yolunu tutacak Zoltan Korda ve erken dönem Alman Sineması’nın üretken isimlerinden Carl Boese’nin birlikte yönettikleri film, hayatlarını fabrikalarda işçi olarak kazanan amatör oyunculardan kurulu SC Linda ile tamamen profesyonel olan, ülkenin en zengin ve güçlü takımlarından International  arasında oynanacak maça odaklanıyor. Modern futbolun icadı olarak nitelenen Cambridge Kuralları’nın yazımından 79 yıl sonra, ilk dünya kupasının düzenlenmesinden üç yıl önce çekilen bir film olarak futbolun geleceğine dair etkileyici bir öngörü yatıyor Die elf Teufel’in özünde. Futbolun bildiğimiz anlamda endüstriyelleşmesine seneler varken, günümüzden 90 yıl önce, zengin kulüplerin daha düşük şartlara sahip olanlar üzerinde kurdukları tahakküm, filmin dramatik yapısında önemli bir yer tutuyor. Sinema tarihinin en önemli filmlerinden Metropolis’in (1927) başrol oyuncularından Gustav Fröhlich’in hayat verdiği, SC Linda’nın tek yıldız oyuncusu konumundaki Tommy, iki takım arasında oynanacak maç öncesi International tarafından aklı çelinerek transfer edilmek isteniyor. Fakat teşebbüste kullanılan tek yöntem Tommy’ye sunulan maddi imkanlar değil; aynı zamanda International’ın bünyesinde görevli bir kadın tarafından baştan çıkarılmaya çalışılıyor yıldız oyuncu. Sevdiği kadına tatmin edici maddi şartlar sunamadığı için teklif karşısında kafası karışan Tommy, bu baştan çıkarma girişimiyle kendini tam bir ikilem içinde buluyor ve Die elf Teufel’in anlatısındaki çatışma buradan doğuyor.

Die elf Teufel, yönetmenlerin teknik tercihleri ve olay örgüsü bakımından çekildiği dönemde Almanya’da altın çağını yaşayan Alman Dışavurumculuğu akımından oldukça uzak bir noktada duruyor. Akımın psikolojik yönü ağır basan, karanlık anlatılarına tezat olarak, umut verici, aydınlık, kahramanca bir zafer hikâyesi var filmin. Bu özelliğiyle, dönemine ayak uydurmuyor olsa da sinema tarihi boyunca çekilecek birçok futbol ya da spor filminin ana izleğini kuran ilk filmlerden biri olduğu aşikâr. Tabii bu minvalde bir başarı hikâyesini sadece futbolla sınırlamak doğru değil. Klasik başarı anlatıları da hemen hemen aynı izleği izler. Bu noktadan bakıldığında da futbolun hayatla ne denli benzeştiğini, futbolun neden bu kadar sevilen bir oyun olduğu kolayca görülebilir. Die elf Teufel teknik olarak da oldukça tatmin edici bir film. Sahadaki aksiyonu başarıyla yakalayan hareketli çekimleri ve maçın heyecanını yansıtmayı başaran montajı gayet etkileyici, hatta zamanının ötesinde. Bu dönemde kameranın genel olarak sabit olarak kullanıldığını düşünürsek, futbol gibi harekete dayalı bir sporu filme alırken oyunun akışını takip etmek adına kameranın saha çizgisinde kayışı oldukça yenilikçi bir teknik detay olarak dikkat çekiyor.

Futbol bugün ona asıl ruhunu katan amatör ruhunu, kapitalist döngü içinde çoktan kaybetmiş, metalaşmış bir oyun. Futbolseverler mevcut hâliyle bir aşk-nefret ilişkisi kursa da bu güzel oyun asla çekiciliğinden bir şey kaybetmiyor. 1927 yapımı bir film olarak Die elf Teufel, futbolun geleceğinde olacaklara ışık tutmasının yanında, oyunun ruhunu, heyecan vericiliğini, Cruyff’un yazının başında andığım sözünün işaret ettiği cesaret vericiliğini çok net bir şekilde ortaya koyuyor. 91 yıl sonra bakıldığında filmin başında ekrana gelen arayazıdaki “Futbol: Yüzyılın sporu” ifadesi daha da güçlü bir anlam kazanıyor. Güçlünün tahakkümü, sponsorların dominasyonu, kirlenmişliği bir yana, oyunun güzelliği ve Leicester City ya da Cruyff gibiler kitlelere ilham vermeye devam ediyor. Çünkü futbol hâlâ birlik olarak, tek vücut olarak oynandığında en güçlü sermayedarın bile mağlup edilebildiği, emekle, mücadeleyle en güç görülenin dahi başarılabildiği naif hikâyeler anlatan filmlerin sunduğu umut ve hazzı verebilen güzel bir oyun. Ya da tersten söylersek; sinema futbolun ilham vericiliğini aktarabilme gücüne sahip bir sanat dalı.

Paylaş!