“Eylemleri ve nesneleri algılayışı ona başka eylemler ve nesneler değil, sezişler ve duygular anımsatıyor ve duyguları geçmiştenmişlercesine değil, şimdi oluyorlarmış gibi yeniden yaşıyor; utanç ve bulantı duygularını anımsamıyor, utanç ve bulantıyı doğuran nesneleri anımsayamadığı bu anda gerçekten utanç duyuyor ve içi bulanıyordu.”
Peter Handke, Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi

Sahanın fiziki koşullarından dolayı “Papazın Çayırı” diyebileceğim bir stattaki maçla açılır Die Angst des Tormanns beim Elfmeter (Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, 1972). Elleri terlemiş olan kalecimiz eldivenlerini kısa süreliğine çıkarır ve ağır hareketlerle tekrar giyer. Bir kalecinin yüz ifadesine bakarak kesin bir değerlendirme yapmak kolay olmasa da Joseph Bloch’ün bakışları o an o kaleyi koruyor olmanın onun için hiçbir şey ifade etmediğinin mesajını veriyor gibidir; bir çeşit “bitse de gitsek” sendromu. “Ofsayt!” bağırışları arasında top Bloch’ün koruduğu (!) kaleye girer ve bu duruma aşırı tepki gösteren Bloch maçtan atılır. Böylelikle kalecimizin Viyana sokaklarındaki amaçsız yürüyüşüne ortak oluruz. Yüz ifadesi ise hiçbir şekilde değişmemiştir. Ya kalecilik Bloch’ün içine işlemiştir ya da onun için eylemleri birbirinden farklı kılan herhangi bir nitelik bulmak mümkün değildir.

Handke, filme kaynaklık eden romanında dikkat çekmek istediği konulardan birisi olan iletişimsizliğe ve boşluğa odaklanmakçin nesnelerden yararlanır. Dikkat çekilmek istenen bu boşluk olgusu daha filmin başından itibaren seyirciye sunulur. Bloch, sonuç olarak bir kaleyi, bir boşluğu korumakla yükümlüdür. Anlamlardan kaçar, boşluğun orada kalmasını ister. Film boyunca Bloch’un odaklandığı boş nesneler ve maymun iştahlı tavrı ile yönetmen Wenders, bir yol filmi izletir aslında bizlere. Futbol topu yalnızca kaleye girerse anlam kazanır, 0-0 biten maçlar hepimiz için çoğunlukla amaçsızdır. Kaleciler hariç herkes gol olmasını ister, maç ancak kaleye girecek olan topla anlam kazanacaktır. Dünya Kupası denilince akla Maradona’nın eli, ya da biraz daha yakını düşünelim, Van Persie’nin İspanya ağlarına gönderdiği kafa golü gelir. “’Altın Top’ ödülünü kimler kazandı?” sorusu akla Messi’yi, Diego Forlan’ı, Zizou’yu getirir; lakin 2002’de Oliver Kahn’ın bu ödülü bir kaleci olarak kazanmasıysa kısa süre sonra unutulur. Tüm bu isimlerle aynı mirası paylaşır bir yerde Bloch. Yediği gol, sinirlenişi ve oyundan çıkışı… Sık sık gittiği sinemanın gişesinde çalışan kadınla birlikte olmak isteyişi ve sonrasında onu öldürüşü…  Sonraları kasabadaki arkadaşının da belirteceği gibi Bloch yalnızca düzen bozmaya devam etmektedir. Çünkü bir şekilde o boşluğu her türlü tehlikeden bertaraf etmesi gerekir.

Sinemada çalışan kadının birlikte ettikleri kahvaltıdan sonra gösterdiği ilgiye karşın, Bloch’ün yüzündeki sıkılgan ifade bir an için dahi silinmez ve hiç beklenmedik bir anda tüm gücüyle kadının boğazına yapışır. Ardındansa cinayete dair bırakabileceği izleri silmeye çalışarak yolculuğuna devam eder. Eski bir arkadaşının pansiyoner olduğu bir köye gelir. Bu köyde de sinemaya gitmeye, bira içmeye ve insanlara sataşmaya devam eder. Pansiyoner arkadaşı onu sürekli bir şeyleri bozmakla suçlar. Üstelik köyde bir çocuk kaybolmuştur ve gazetelerde de Bloch’ün öldürdüğü kadının haberleri çıkmaya başlar. Tüm bu kargaşa arasında Bloch, bir kalecinin yapması gerektiği gibi hiçbir şey belli etmez. Filmin sonlarına doğruysa bir stadyumda onun gibi köyün yabancısı olan bir adamla otururken buluruz Bloch’ü. Bir penaltı kullanılacaktır ve yabancıya bir kaleci için penaltının ne ifade ettiğini açıklar; vuruşu yapan kişinin kalecinin ne tarafa sıçrayacağı hakkında bir fikri olmadığı gibi kalecinin de topun nereye gideceği hakkında hiçbir fikri olmadığını söyler. Kalecinin son penaltıda gösterdiği reaksiyon ya da penaltıyı kullananın son penaltıyı nasıl değerlendirdiğinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü ortada her zaman boş bir köşe daha vardır.

Paylaş!