“Setim hayret verici, adeta gerçek bir sokak gibi kokuyor.”

Sinema tarihinde başrol oyuncusundan ayrı düşünemeyeceğimiz, farklı bir oyuncuyla çekilse tamamen başka şeylere dönüşecek pek çok film var. Mesela Darren Aranofsky’nin Şampiyon’unda ana karakteri Mickey Rourke yerine, stüdyonun talebi üzerine Nicolas Cage oynasaydı, ortaya bambaşka bir sonuç çıkacaktı şüphesiz. Zira filmin, eski şaşaalı günlerini geride bırakmış, ringlere veda etmenin arifesinde bir güreşçi olan ana karakteri, kariyerinin en verimli dönemini yaşamadığı kesin olan 80’lerin seks ikonu Mickey Rourke’un yaşlanmış bedeni içinde senaryoda yazılamayacak bir anlam kazanıp, filmin anlatısına yeni ve çok etkili bir katman eklemişti. Nicholas Roeg’in Walter Tevis’in aynı adlı romanından uyarladığı Dünyaya Düşen Adam da, ilk kez sinema perdesinde görünen David Bowie’nin personasıyla potansiyelinin ötesine taşan, bu türden filmlerin en önemlilerinden biri.

“Mars’ta hayat var mı?”

Müzik kariyerinin daha ilk hitinde, çıktığı uzay yolculuğunda dünyayla irtibatı kesilip kaybolan Major Tom’un hikâyesini anlatır Bowie. Çok geçmeden artık homo sapiens olmanın artık yeterli olmayacağını, evrimin sonraki halkasına geçmek durumunda olduğunu fark edip, Mars’ta hayat olup olmadığını merak etmeye başlar. Evet, Mars’ta hayat vardır ve orada tanıştığı örümceklerden oluşturduğu grubuyla tüm galaksiyi turlamaya başlar. David Bowie, artık galaksinin en büyük rock ‘n roll yıldızı Ziggy Stardust’tır! 3 Temmuz 1973 günü Londra’da verdiği ve ünlü belgeselci D.A. Pennebaker’ın filme aldığı turnenin final konseri sonunda efsanevi müzisyen, Ziggy karakterine rock ‘n roll intiharını gerçekleştirtir. Sonrasında bu personayı kullanmayacak olsa da, abartılı kostümleri, saçı, makyajıyla “uzaylı” görümünden tamamen kopmamıştır Bowie; ta ki 1976 tarihli Station to Station albümüne kadar. Artık gökyüzünde salınan o yıldız adam, dünyaya düşmüştür. Hem de oldukça sert bir şekilde.

Kuraklıktan muzdarip bir gezegenden dünyaya gönderilen bir uzaylıyı canlandırır Bowie Dünyaya Düşen Adam’da. Ana karakter Thomas Jerome Newton, muhtemelen kendi gezegeninde yaygın olarak kullanılan icatları, “düştüğü” Amerika’da kendi buluşları olarak tanıtır. Pek tabii ki bu durum kapitalizmin beşiği Amerika’da karşılıksız kalmaz, Newton hızla zenginleşir ve kendini sistemin tam merkezinde bulur. Artık New York’un keşmekeşinden kaçarak geldiği New Mexico’da kaldığı otelde çalışan Mary-Lou’yla birliktedir ve saatlerini odasına koydurduğu televizyonları (TVC 15?) aynı anda izleyerek, neredeyse hiptonize olmuş bir şekilde geçirmektedir. Newton’un, manidar isimli World Enterprises şirketiyle kazandığı servetini nerede kullanacağı belirsizliğini korurken, bu yükseliş iş dünyasının, devletin ve suç odaklarının dikkatini çeker kaçınılmaz olarak.

Newton’un varoluşsal krizlerinin başlangıcı da tam olarak bu noktaya denk düşer. O, zaman zaman gerçek ailesini gördüğümüz flashbacklerden anladığımız kadarıyla ne Mary-Lou’yla olduğu gibi gelgitli bir ilişkiye alışıktır, ne de kendini aniden içinde bulduğu dünyayla rekabet edebilecek bir karaktere sahiptir. İçinde bir nevi mahkûm hayatı yaşadığı kafese daha fazla sığamaz Newton ve filmin kilit sahnesinde gerçek bedenini sevgilisine ifşa eder ve hemen ardında da dünyada kendine en yakın hissettiği insan diyebileceğimiz Dr.Bryce’a gerçek kişiliğini açıklar. Artık Thomas Jerome Newton’ın dünyadaki varlığı bambaşka bir kulvara girmiştir.

“Solgun perdeler bütün gün kapalı, yapacak , söylenecek bir şey yok”

Bowie’nin müzik kariyerinin de en karanlık evresine denk düşer Dünyaya Düşen Adam’ın yapıldığı dönem. Adını daha önce andığım Station to Station’ın ardından yayınladığı, bir başka dahi müzisyen Brian Eno’yla yaptıkları Berlin Üçlemesi’nin ilk halkası olan Low –bu iki albümün de kapağında Dünyaya Düşen Adam’dan görseller kullanılmıştır- bu görkemli diskografinin belki de en karanlık halkasıdır.  Kopkoyu tondaki, büyük ölçüde enstrümantal ikinci kısmından önce gelen şarkılar kulağa görece olarak daha “hareketli” gelse de, Bowie iç dünyasını ilk kez bu kadar açık etmiştir dinleyicilerine. Açıkça yalnızlığının içine sürüklenişinden, tekrar tekrar yaptığı hatalardan bahseder. Bu artık rock ‘n roll değildir, çok daha içine kapanık, çok daha melankolik bir şeydir.

Newton’un evine dönmek amacıyla başlattığı uzay programı, karanlık güçler tarafından sekteye uğratılır. Kırsaldaki evi, ilk anki çekiciliğini kaybedip, bir tür tecrit mekânına dönüşür. Dünyaya yeni geldiğinde sadece ve ısrarla su içtiğini gördüğümüz Newton, artık içkisini tabancasının namlusuyla karıştırır hale gelmiş, ruhsal açıdan tam anlamıyla dibe vurmuştur. Buna, artık kavuşma umudunu iyiden iyiye yitirdiği ailesinin ve karısının özlemi ve tabi tutulduğu testlerin fiziksel yıpratıcılığı eklenir. Newton’un yaşlanmayan bedeni, ait olmadığı bir gezegen ve nasıl geçireceğine dair fikrinin olmadığı yıllarla baş başa, aynı zamanda karşı karşıyadır; denese de kaçacak bir yeri yoktur.

Yıllar geçer, Mary-Lou ve Nathan Bryce yaşlanmış ve birliktedirler. Bryce, bir plakçıda gezerken – burada, Amerika Birleşik Devletleri bayrağı renklerindeki bir stantta Bowie’nin Young Americans albümü görülmektedir- The Visitor/Ziyaretçi adında bir albüm görür ve ondan bir şarkı dinler. Yüz ifadesinden anlaşılacağı üzere dinlediği şarkı hoşuna gitmez. Hemen ardından gelen sahnede, uzunca bir aradan sonra, albümünün izini sürerek ulaştığı Newton’la buluşur Bryce. Newton hala fiziksel olarak aynı haldedir. Bryce’a albümü beğenip beğenmediğini sorduğunda olumsuz yanıt alır ve “Senin için yapmamıştım zaten” der. Bryce kimin için yaptığını sorduğunda “Karım için” der, “Bir şekilde duyacaktı”. Bowie’nin filmin vizyona girmesinden, on ay sonra yayınlanan Low albümünde Be My Wife/Karım Ol isimli bir şarkı vardır:

Bazen çok yalnız hissedersin
Bazen hiçbir yere gidemezsin
Tüm dünyada yaşadım
Her yerden ayrıldım
Lütfen benim ol
Hayatımı paylaş
Benimle kal
Karım ol
Bazen çok yalnız hissedersin

Paylaş!